Sayfalar

10 Kasım 2022 Perşembe

ÖNSÖZ (Akdeniz Divânı)

ÖNSÖZ


Tasavvûf ilminin mensuplarına bir nebze göz atarak, bu yolun yolcularının (ilmini,amelini, görüşlerini) öğrenip onlar hakkında bir karâra varılması düşüncesiyle bu yazıyı kaleme almış bulunuyoruz.

Ey azîz kardeşim! Dervişlik kisvesini giyenlere, sohbetlerinin farz, hizmetlerinin ise sünnet olduğu bütün ehlullâh beyninde ittifâk edilmiş bulunmaktadır. Zîrâ, abdestte İmâm-ı Âzam'a göre dört farz vardır: "Ellerini, yüzünü, ayaklarını yıkamak ve başına mesh vermek".Böylece yüzünü Allâh'tan gayrı olan şeylerden döndürmek, ellerini ise hırstan, hevâdan çekmek; benlik ve hayâli aklından çıkarmak...Allâh yoluna ayak basarken gerçek abdest almış olursun. İşte o vakit mihrâbın: "Pîr'in yüzü olur", denilmiştir. 

Bir de dervişlikte tıraş erkânı vardır.
Tıraş dört vuruştur: "İlki sakal, sonra bıyık, sonra baş, sonra da kaş".Bunların kendilerine has hikmet ve mânâsı vardır.
Sakal tıraşı; dünyâ muhabbetini terk etmek, bıyık tıraşı ise benlikden geçmek, kaşı tıraş ise Allâh muhabbetinden başka bütün sevgileri kalpten çıkarıp atmakdır. Saç tıraşı da ehlullâh önünde ayak toprağı olmaya işâret olarak benimsenmiştir. Bir de tasavvûf geleneğinde ip(şedd), kemend ve kemer kuşanmak bütün evliyâ arasında ittifak ile icrâ edilegelmiştir. Beline bağlanan bu kemer yünden bir bezdir, yâhut kayıştan yapılmış bağ kastedilmektedir. Şedd ile yâni bel bağı ile yedi huyun bağlanıp
yedi huyun açılması, bütün ehlullahın şiârıdır. Kemend bağlamak ise; Allâh yolunda bel bağlamaktır. Böylece gerçek bir sâlikin yedi huyu bağlanır, yedi huyu da açılmış olur. Cimriliği
ve riyâsı bağlanır, cömertliği açılır. Kibri, hiddeti, asabiyeti bağlanır, hilmi ve edebi açılır. Hırsı ve tamâhı bağlanır, kanaati açılır. Bilgisizliği, bağlanır, bilgisi açılır. Şehvetleri bağlanır, lezzetleri açılır. Şüphesi bağlanır, yakîni açılır. Bundan sonra dört şeyi; malı, makâmı, varlığı, hatta her şeyi terketmesi
lâzımdır.

Ey azîz dostum! bu sözlerime iyi kulak veresin ve kulağına küpe ederek bunları duymayıp bilmeyenlere aynen aktarmanın sana vâcip olduğunu da iyi bilesin, bu kelâmlarımızı
kitaplarda görmek mümkün değil, aşağıda arz edeceğim hizmetim esnâsında zamânın ricâl-i gayb erenleri içinde yer alan ulû zâttan öğrendiğimi kaleme aldım. Dikkatle oku ve anlamaya çalış, ileride sana da inşaallâh lâzım olur. 

Ey ârif-i şerîât ve ey tâlib-i hakîkât! Âgâh olasın ki; tarîkatımız Cenâb-ı Seyyidinâ Gavs-i Geylânî, Seyyid Ahmed el-Kebîr Rufâî, Seyyid Ahmed el-Bedevî, Seyyid İbrâhim el-Düsûkî, Şeyh Ebü'l-Hasân Aliyy'ü'ş Şâzilî tarîkiyle, silsile ile İmâm-ı Şâh-ı velâyet Ali -kerremallâhu veche (r.a) efendimize erişir.

Ehlullâh dediler ki, sülûkte on iki makâm vardır. Bu yüzden günde on iki bin kere (Lâ ilâhe illallâh) okunur. Bu on iki makâmın ilk yedisinde sâlikin kendi varlığı ve kâinâtın varlığı tamâmiyle yok olur. Sekizinci mertebede "Yokluk" (Fenâ) makâmına vâsıl olur. On ikinci mertebede ise "Birlik" (Vahdet) sırrını olduğu gibi işitir ve dahî anlar. 
Tarîkimizde erkânın çok ehemmiyyeti vardır. Bâzı sâliklerde titreme, sıçramalar görülür, hattâ elbisesini bile yırtabilir. İşte derviş bu şuûra sâhip olamadığı halde vecdlenmiş gibi hâller izhâr ederse, buna biz "Tevâcüd" ismini veriyoruz. Tevâcüd; dervişi vecde ulaştıracağı için iyi görünür. Tevâcüd, dervişânın biliş derecesindeki hâlinden başka olamaz. Vecd ise, görüş ve duyuş makâmında görülür. Oluş mertebesine vâsıl olan kimsenin hâli ise "Vücûd" sözüyle ifâde edilebiliyor. Zîrâ, yolumuz cezbe ve aşk yoludur, bunu iyi bilmek gerekir. Bâzı tarîkatlarda görüş ayrılığı görülmüşse de, hakîkâtte yine birdir. Meselâ, Melâmet tarîkine intisâb etmiş bir sâlik melâmeti en yüksek bir mertebe saydıkları hâlde, tasavvûfa bağlananlar, melâmeti ve melâmet erbâbını,mutasavvıf ve dervişandan aşağı sayarlar. (Risâlet'ül Fütüvve) eseride Ebû
Abdurrahman es-Sülemî hazretleri ve Cenâb-ı Şeyh Muhyiddin-i Arabî hazretleri, melâmeti ve fütüvveti en yüksek makâm sayanlardan olmasına rağmen (Avârif'ül-Mâârif) eserinde Sühreverdiyye pîrî olan Şihabüddin-i Sühreverdî hazretleri bu bâbda iki eser yazmış ve eserlerinde kısa da olsa bu meseleye açıklık getirmişlerdir. Özetle demişlerdir ki; Tasavûf yolunu medh-ü senâ etmiş olup, melâmet erbâbındaki zikri esas saymamaktadırlar. Ve böylece bu yolun yolcularının zikir ettiklerini kabul etmiyorlar. Biz bu bâbda çok esere baş vurduk ise de gerçekçi bir bilgiye rastlamadık.
Nitekim Bayrâmî melâmilerinden Abdurrahmân Askerî hazretleri risâlesinde, Bayramî melâmîlerinin zikir hakkındaki telâkkilerini anlatırken: "Erbâb-ı sülûk, meşâyıh- ı îzâm ve
evliyâ-i kirâm(k.s)'ın zikri üç vech üzerinedir" demiştir. İlki; zikr-i lisânîdir. İkincisi; zikr-i kalbîdir. Üçüncüsüne gelince zikr-i rûhîdir. Zikr-i lisâni; ahyâra mahsûstur ve zikr-i kâlbî; ebrâra
mahsustur ve zikr-i rûhî; envârındır.Istılâh-ı meşâyıhta "Tevâcüd" dediğimiz gerçek evliyâlara mahsustur. İnsân-ı kâmil silsilesinde olan âşıklar bunu iyi bilirler. Bundan anlaşılıyor ki, buradaki zikir sülûkun esâsı değildir. Arada bir yapılan bir
şeydir. Halbuki; sûfilerde zikir sülûkun esasıdır. Bazı tarîkatlarda yâni bizim yolumuzda (Lâ ilâhe illallâh) sonra (Allâh) ve bunu mütâkiben de (Hayy-Hû-Hakk-Kayyûm ve Kahhâr) esmâları zikredilir. Nefs yâni insanın mânevi varlığı yalnız kötülüğe meylederse "Emmâre" yaptığı kötülük yüzünden nedâmet duyar kendini kınarsa; "Levvâme", iyilikleri ilhâm eder bir hâle gelirse; "Mülheme", îmândan şaşmaz bir dereceye yükselirse; "Mutmainne", Allâh'tan râzı olursa;
"Râziyye", Allâh'ın rızâsını kazanırsa; "Marziyye", varlıklardan kurtulursa; "Sâfiyye" yâhut "Kâmile" adını almış olur.
Allâh'ın yedi isminin (Esmâ-i Seb'a) her biri sırası ile "Etvâr-ı Seb'â" (Yedi tavır) denen bu yedi dereceye ait zikirlerdir. Bu yedi isimden her birisi sâlike, gördüğü rüyâlardan derecesini ve
aştığı merâtibleri anlayan mürşîd tarafından tâlim edilir. 
Tarîkat-ı Halvetiyede ise, bu yedi esmâya bâzı (Fürûât) esmâlarının ilâve edildiğini görüyoruz; îtirazımız yok, doğrudur. Mevlevîlerde ise, yalnız lafzâ-i celâl (Allâh) ismini anmakla yapılır, bu ise sülûkun esâsı değildir. Mevlânâ hazretleri (k.s.) zamânında ise bu ismin yanında "Lâ ilâhe illallâh", "Hû" , "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh'il aliyyü'l-azîm" ve "Sübhânallâh'il azîm ve bi hamdihi" diye zikir ettiklerini görüyoruz.
Bir gün hazreti Mevlânâ'ya suâl edilmiş; "Sizin yolunuzda zikir nasıldır?" hazret : "Allâh-Allâh, biz Allâh'a mensuplarız, Allâh'tan geldik Allâh'a gidiyoruz. Zât'dan geldik, zât'a gidiyoruz" demiş. Bu bâbda Mesnevî'de bir manzûme vardır. Hazreti Mevlâna'ya göre; "Zikir, fikri harekete geçirir, işin esâsı cezbedir" demişlerdir. 

Bütün tarîkatların geleneği iki esaslı silsileyi kabul ederler, bunlardan ilki; İmâm Şâh-ı Velâyet
Aliyye'l-Mürtezâ'ya, diğeri ise, Hazreti Sıddık-ı Ekber efendimize dayanır ve onlar vâsıtası ile Cenâb-ı Risâlet Penahi (s.a.v.) efendimize çıkar. Sûfilere göre; Muhammed (a.s) Hazreti Ali'ye sesli ve âşikâr zikri (zikr-i cehrî), Hazreti Ebû Bekir efendimizede Medine'ye hicret ederken mağarada gizli zikri (Zikr-i hafî) telkin etmişlerdir. Böylece cehrî zikri esas tutan tarîkatlar silsileleri yönünden, "Alevî" hafî zikri kabul edenlerse "Bekrî" diye isimlendirilmişlerdir.

Bütün tarîkatlarda hâkim olan edebdir.Edeb, yemede, içmede, oturmada, kalkmada, yürümede, yatmada, konuşmada, ibâdetde kısaca her şeyde şart koşulmuştur.
Yürümede ayağını yere vurarak bassan, derler ki: "Her şeyin canı var, tahta ve toprak incinmez mi? Bir bak yerlere döşenmiş, bizi üstünde gezdiriyor, bizim de ona saygı ve hürmet göstermemiz, onu incitmememiz lâzımdır".Yemek yerken fazlaca şapırtdatmadan yemelidir. Eskiden dergâhlarda
dervişlere tek tek olmak üzere tâlim ettirilirdi ki, sâlik akşam yatağına yatarken ve sabahleyin kalktığında yastığını eğilerek öper ve üstüne aldığı yorganı üstüne çekerek öper ve der ki:
"Sen benim bu âciz vücûdumu muhâfaza ettin hakkını helâl et" ve gelen misafirlerin dahî ayakkabıları kapıya doğru çevrilmez, içeriye doğru çevirilirdi. Kapıya doğru çevirmek demek; "Sen bir daha buraya gelme! " mânâsına geldiğinden çok dikkat etmek gerekir. Bunun yanında içeriye çevrilen ayakkabıları giyen, evdekilere arka çevirmeden giymiş olurlar. Ve arkasını çevirmeden doğruca kapıdan çıkmaları da edebtir. Fakîr, ilk intisâbımda dört ay dergâha gelenlerin çarık ve kunduralarını çevirdiğimden bunu iyi biliyorum. Hattâ bir gün yanlışlıkla
birinin kundurasını çevirmediğimi gören şeyhim Ahıskalı Ali Haydâr Efendi hazretleri sertçe bana bakarak "Bu kimseyi dergâhdan mı kovuyorsun!" sözü hiç aklımdan çıkmaz.

Ey azîz kardeşim, tekke deyip geçmeyelim,orası cidden bir feyiz kaynağıdır. Oraya girmenin bile kendine has bir edeb ve erkânı vardır. Evvel emirde dergâha girmek için ayak çıplak olması icâb eder, bu ulû feyiz kaynağına, mânâ hânesine araba veya fayton ve benzeri şeylerle girmek edebe aykırıdır. Oraya, başı ayak yaparak, sular gibi yerlere yüzler sürerek; elsiz ayaksız gitmek gerek, fakat epeyce de uzak denilebilir bunun da kolayı var, her şey zamanla değişiyor. Şimdi bizler taksi ile gidiyoruz, ama kapının önünde iniyor ve biraz yürdükten sonra, gerek mürşidin hânesine ve gerekse dergâha giriyoruz ki, edeb böylece yerine gelmiş oluyor. Şunu unutmamak lâzımdır ki, buraya boş gelen, boş gider, onun için hiç olmazsa bir zevk almaya çalışmak lâzımdır. Kapıdan bir niyâz çekip sağ ayağının baş parmağını sol ayağının baş parmağı üstüne koyup, yani sağ ayağımızdaki ayakkabının
ucunu sol ayağımızdaki ayakkabının ucuna hafifçe dokundurup, sağ elimizin parmaklarını açık olarak kalbimizin üstüne koyup, başımız fazlaca eğilmek şartıyle belimizden îtibâren vücudûmuzu biraz öne eğelim, tamam. İşte buna "Baş kesmek" yahut "Niyâz" denir. Şimdi önce sağ ayağınızı kapıdan içeriye
atın, ve uzunca; "Hûûû", çekildimi "İzin verir misiniz" demekdir. "Destûr", deyû yine baş keserek sağ ayakla girilir,ve selâm verilir. Bu esnada sağı üste gelmek ve parmaklar açık bulunmak şart ile kollarını parmak uçları omuzlara gelecek tarzda çapraz vâri göğsüne koyar, sağ ayağının baş parmağını sol ayağının baş parmağı üstüne koyup başını biraz fazlaca eğmek üzere öne doğru eğilip ayakta niyâz eder
ve son heceleri, nefesi yettiği kadar çekerek "Hûûû-Hûûû-Hûûû" der, yâhut son heceleri, nefesi yettiği kadar çekerek:"Yâ Hûûû!"diye çağırır, bu sesi işiten mürşid: "Eyvallâh" dedikte derviş ise: "İllallâh" der, Mürşid: "Muhammed'ür Rasûlullâh" der. 

Şunu unutmamak lâzımgelir ki, her zaman ve her yerde mürşid huzûruna abdestsiz girmek edebe aykırıdır.
Bu esnada derviş, mürşidinin elini öper, üç adım geriye çekilir, oturma emrini bekler. Mürşidin işâret ettiği yere oturur.

Ey azîz kardeşim, bir nebze olsun fakirin durumundan azda olsa bahsetmeyi lüzûm gördüm. Zîrâ bu bâbda tekliflerin yoğunluğu buna sebep oldu.

1942 senesinde Çorum meşâyıhından olan, Ahıskalı Hacı Ali Haydar Efendi hazretlerine intisâb ettim. Esas itibâriyle Türkiye'de iki adet Rufâî dergâhına zamânın devlet adamlarından olan sayın Hasan Saka tarafından müsâde edildiğini üstâdım ve mürşidimin bizzât mübârek ağzından işittim.
Bunlardan bir tanesi Urfa'da hanedan-ı Ehl-i Beyt'ten olan Şeyh Necmettin hazretleri ve bir de Merzifon'un Gümüş nâhiyesinde cennetmekân Garib Hâfız ismi ile mâ'rûf olan ulû zatlardır. Urfa'da bulunan bu âli zat, Rufâî yolunu benimsemiş, fakat ne acıdır ki 1948 senesinde vefât etmiş; yerine bir halîfe bırakmamışlardır. Üstâdım ve mürşidim olan Hacı Ali Haydar Efendi hazretleri zamânın rical-i gayb erenleri arasında yukarıda söylediğim üzerine görevli ulû bir zât idi. Bu ulû zâta on sene gibi bir zaman köy, kasaba ve vilâyet seyâhatlerinde yanından hiç ayrılmadan seyâhat yaptım. Bu seyahâtlerim esnâsında târifi mümkün olmayan olaylarla karşı karşıya kaldım, gerçekden meşâyıh ile seyâhat çok zordur, buna sabır ve metânet yanında şeyhine çok bağlı olmayı gerektiriyor. Yukarıda sözünü ettiğim Urfalı şeyh Necmettin hazretlerinin durumunu üstâdım anlatmış, büyük bir zât olduğunu söylemişlerdir. İkincisi Garib Hâfız ile çok yakın bir dostluğum vardı. Her sene üç dört defâ üstâdımın emri ile ziyâretim olmuştur. Bu ulû zâta Devlet-i Osmanîyye tarafından yapılmış büyük bir medresede bilâveled ikâmet etme izni verilmiş. Hattâ müzesine bir top mermisi yaparak götürdüm, çok memnun olup duâda bulundular ki, cennetmekânın himmetine nâil olmuşumdur. 

Bu âli zâtlar hiçbir zaman devletin aleyhinde olmadığı gibi siyâsete aslâ karışmaz ve bize de karışmamıza izin vermezlerdi. Şu bir gerçektir ki, 1957 senesinde vefât eden üstâdımdan bu kadar hizmetim esnâsında hiç bir kimsenin aleyhinde konuştuğunu görmedim ve duymadım. Şu meşhûr sözü kulağımdan çıkmaz: "Eller yahşî biz yamân, eller buğday biz saman"

Bu esnâda Tarîkat-ı Kâdiriyye ve Rufaiyye'den "Nakiblik" ve 1955 senesinde ise yine Kâdirî ve Rufaî tarîkatından "Nukabâlık" icâzeti aldım. Nukabâlık icâzetim esnâsında şu anda Çorum'da yaşayanlar mevcuttur. 

Netice îtibâriyle sülûkumu ikmâl ederek huzûr-u Rasûlullâh'ta Cenâb-ı Pîr Gavs-i Geylânî, Seyyid Ahmed er-Rufâî, Seyyid Ahmed el-Bedevî, Seyyid İbrâhim el-Düsûkî, Şeyh Ebü'l-Hasan Aliyyü'ş Şazilî ve şeyhim üstâdım Hacı Mustafa Efendi, şeyhim üstâdım Hacı Ali Haydar Efendi ve büyük şeyhim üstâdım el-Hâc el-Hâfız Ebû Bekir Sıddık, hazerâtının bulunduğu (mânevî) bir meclise girdim. Cenâb-ı Risâlet Penâh (s.a.v.) efendimiz bizzât İmâm-ı Şâh-ı Velâyet'e dönerek; "Tamâm hilâfetini verin", fermânı üzerine, cennetmekân Hacı Mustafa Efendi bizzat Kırıkkale'ye gelerek: "Hilâfet merâsimini burada mı yapalım,yoksa Çorum'da mı?" dedikde, âile efrâdım:" Burada yerimiz müsâit değil, müsâde ederseniz Çorum'daki annemlerin avlusu geniş orada olsun" dendi ve kabul buyurdular ve hemen acele yapmamı istediler. Böylece denildiği gibi, yedi yüz den fazla bir kalabalık içinde kemer kuşanıp hilâfet aldım. 
Hattâ Çorum Hıdırlık Şeyhi olan cennetmekân Abbâs Baba ve Merzifon Gümüş'de oturan Gârib Hâfız bizzât tebrik edip dûa ettiler. Ve Gârib Hâfız: "Bu gece birinin başına mürşidlik tâcı giydirdiler, ben de bu kimdir diye, yanaştığımda seni gördüm çok memnun oldum" dediler. 

Şu bir gerçekdir ki tasavvûfta, mânevî makamlar inkâr edilemez, inkârı ise mânen zarar getirebilir.
Bu mânevî makamlar, 13 Temmuz 1341 tarihli Resmi gazeteyle neşir ve ilân edilmiştir. Kanun sayısı 243. K. no,: 677,üçüncü tertip düstur, Ankara-Devlet Mdt. 1944 VII. s. 113).Kanun lâyihası ile tekke ve zâviyelerin feshi ile, Şeyh, Dede, Baba, Nukabâ, Nücebâ, Nakîb, Müridlik lâkabları kaldırılmıştır.
Bunu buraya almama gâye odur ki, bize bâzı kimseler tarafından sordular: "Bu gibi makamları bilmiyoruz, neyin nesi?" demelerine karşılık vermekden başka değildir. Zîra altmış dört sene gibi uzun bir zaman olmuş bu tasavvûf mektebinin kapanması, ve gelmiş geçmiş meşâyıh hazerâtı yerlerine bir kimsenin geçmesi için hilâfet vermemişlerdir. Yine şeyhim üstadım Hacı Ali Haydar Efendi'nin emirleriyle yirmiye yakın meşâyıh ziyâretinde bulundum, bu ulû zatlar ne acıdır ki, yerlerine bir halîfe koymadan vefat etmişlerdir. Zira âyet-i Kur'âniye'deki:"Emâneti ehline verin" fermânına uymuşlardır.

Şunu hiç akıldan çıkarmamalıdır ki, hilâfete mazhâr olmuş bir mürşidin hilâfeti geri alınmaz, ve dahî böyle bir şeyde konuşulamaz, böyle bir harekette bulunulmamasında bütün evliyâ ittifâk etmişlerdir. Yalnız bir mürşid nakîb ve nukabâ icâzeti almış kimselerden cezâ-yı mûcib olarak icâzetlerini alabilir.Yalnız nukabâ makâmına kadem basmış ulû zâtlardan icâzetinin alınması üç şey ile mümkün olabilir, dediler. Birincisi şeriâtın aleyhinde sözlerde bulunması, ikincisi ise dünyâ ile meşgûl olup, ibâdet ve evrâdını terk ettiği gibi mürşidin aleyhinde bulunması, ihvân ile ilgisini kesmesi gibi, üçüncüye gelince, mezhebleri inkâr cihetine gitmesi, ve sünnetleri terketmesi gibi hareket edenlerden alınabilir. Yoksa keyfe meâşa nefse uyup veyâhut, bir çok gammazların sözleriyle alınması mümkün, değildir. Zîrâ, nukabâ makâmı yer yüzünde bir kadro meselesidir. Kitabımızın içinde bu bâbda bilgi olduğundan buraya geçmeyi luzûm görmedik. Yalnız nukabâ taifesinin Şam'da otuz sekiz adet olduğunu biliyorum, diğerlerini buraya almaya lüzum görmedik. Şu anda, bizim makamımıza yedi adet Nukabâ kadrosu verilmiş bulunmaktadır. İnşaallâh yakın bir zaman içinde bir iki bu ulû zâtların çıkması için duâ ve niyâz ediyorum. 

Ey azîz kardeşim, bâzı câhil kimseler: "İki şeyh bir arada olmaz" derler, bu gibi kelâmlar ya kasıtlı veya bilmeyerek sarf edilen sözlerden başka olamaz. Bu gibi mesnetsiz sözler kulağımıza kadar gelmiş olduğundan buraya parmak basmak mecbûriyeti doğdu.Fakîr, bu gibi kimseleri hoş karşılıyorum, ammâ velâkin makamların "Hoş geldin" demeyeceklerini de iyi biliyorum. Bu bir ilim meselesi olduğu kadar da târihi bilgiye dayanır. Zîrâ, yakın zamânımızın büyük velilerinden olan Şeyh Hacı Bayrâm-ı Velî (k.s) hazretleri, Aksaray'da Şeyh Somuncu Baba'ya intisâb ederek sekiz sene hizmetten sonra sülûkunu ikmâl edip, hilâfet alarak irşâd maksadıyla şeyhinin emriyle Ankara'ya gönderilmiştir. Bu ulu velînin Ankara'da yeniden "Bayrâmiyye" ismi altında tarîkat kurduğunu görüyoruz. Bu durum Somuncu Baba'ya aktarılınca; "Evet,mürşîd olmuş olan kimseler şeyhinden mânen kopmuş sayılır ki; bunda bir sakınca olamaz" buyurmuştur. 
Ve bunun yanında, Hacı Bayram-ı Velî'den sülûkunu ikmâl edip hilâfete mazhâr olan Akşemsettin ile Eşref oğlu Rûmî hazretleri herkesin mâlumlarıdır. Bunlarda henüz şeyhi Hacı Bayrâm-ı Velî hayatta iken, Eşref oğlu Rûmî (k.s.) yeniden alenî olarak,"Eşrefiyye-Rûmiyye" ismi altında tarîkat kurmuş, "Pîr-i Sânî" olduğunu ifşâ etmişlerdir. Bunları müteâkip bir de Şeyh Mevlânâ Celâlettin-i Rûmî hazretleri, sülûkunu ikmâl eden Hüsâmettin Çelebi hazretlerine hilâfet vermiştir. Hazret-i Pîr Cenâb-ı Mevlânâ (k.s.) hazretlerinin şu meşhûr kelâmınıda unutmamak lâzımdır. Buyurdular ki: "Ey Hüsâmettin, şu anda sen de benim gibi mürşîd oldun; fakat, iki arslan bir postta oturması mümkün değil, Hüsâmettin sana karşı sevgim büyüktür, ayrı olmama gönül râzı değil, gel sen mürşîd ol, ben sana tâbi olayım da ayrılık olmasın" sözü Mesnevî'de görülmektedir.
Gerçekten o günden îtibâren Hüsamettin Çelebi dergâha sâhip olmuş, çok büyük hizmetler yapmıştır.

Buna benzer çok meşâyıh vardır; bunları buraya almaya lüzum görmedik, bu kadarı ehl-i dile kifâyet eder zannındayım. Kısaca deriz ki: Hilâfete mazhar olan ehl-i sülûk sultanları şeyhinden manevî olarak ayrılır. Misâl olarak şeyhim, üstâdım Ahıskalı Hacı Ali Haydar Efendi hazretlerinden, Tarîkat-ı Rufâiyye'den hilâfet alan İskilipte "Uludereli" ismi ile mâ'ruf Hacı Mehmed Efendi ve yine İskilip'ten Terzi Hacı Mehmed Efendi, Rufâiyye'den hilâfet aldılar. Vefât edene kadar kendi başlarına görevlerini yürüttüler. Fakat ne acıdır ki, yerlerine bir halîfe bırakmadan vefât ettiler. Kabirleri nûr olsun. Fakîr, bu iki ulû zâtları yakînen bilir, üstâdımın emirleriyle sık sık ziyâret ettiğim olurdu. Hattâ Merzifon'da eczâcı olan Rahmi Bey'e, Uludereli Hacı Mehmed Efendi'nin Nukabâlık icâzeti verdiğini yakînen biliyorum. Yakın zamanda Ankara'ya göç eden Rahmi Bey cennetmekân bize kadar gelerek Nukabâlık dersini yenilediler.

Meşâyıh dediler ki; hilâfete mazhar olan bu ulû kimseler evvelâ meratiben; Çavûş, Nakîb, Nukabâ mertebelerini geçtikten sonra, ancak hilâfet alabilir, bütün evliyâ bu hususta ittifâk etmişlerdir. "Gayrısı geçersiz" dediler. Zîrâ, tepeden inme hilâfet alan şu ana kadar görülmüş değildir! 

Ey azîz kardeşim, gerek "Nakîb", gerek "Nukabâ" ünvanları tarîkat-ı Kadiriyye, Rufâiyye, Bedeviyye, Düsûkiye, Şaziliyye'de bu isimlerle adlandırılır. Bektaşiyye'de, Mevleviyye'de, Halvetiyye'de, Nakşîler'de, Kalenderiyye'de ise Nakîbe; "Zâkîr", Nukabâ'ya ise ;"Nücebâ" isimleriyle, icâzet verdiklerini görüyoruz. 
Kısa da olsa ehl-i sefâya bir nebze olsun gerçekleri dile getirdik.

Şu gerçeği söylemeden geçemiyeceğim, Allâh rızâsı için bu yola baş koyan azîz kardeşim! bir nebze fakiri dinle de kendi benliğine gel, şu sözlerim hak sözdür. 
Samîmiyetime inan ve cân-ı gönülden dinle; ondan sonra kendin karar ver.

Büyük şeyhimiz Mısır-Tantâ'dan gelen el-Hac el-Hâfız Ebû Bekir Sıddık (k.s.) Efendi hazretleri, 1344 senesi Ramazân-ı Şerîf'in on beşinci cumâ gecesi vefât ettikleri cümlemizin mâlumudur.
Bu âlî zât bir gece âlem-i mânâsında, Cenâb-ı Hakk Teâlâ hazretleri: "Ey Hacı Bekir kulum! bugün ömrün hitâm buldu, ben Azimü'ş şân rahmetimden sana otuz sene daha ömür ihsân ettim" fermânı karşısında Cenâb-ı Hakk'a Hacı Bekir Baba hazretlerinin, şu şekilde talepte bulunduğunu görüyoruz: "Yâ Rabbe'l-âlemîn! benim sen Azîmü'şân dan niyâzım odur ki, benim dergâhım kapanıp sona ermesin" dedikde, Cenâb-ı zü'l celâl hazretleri: " Ey kulum, Bekir! senin tarîkin kıyâmete kadar, devâm edecekdir", İkinci isteği ise: "Yâ Rabbe'l-âlemin! bana tâbi olan ihvânım çok zayıftırlar, tahammülleri de azdır, sen Azîmü'ş-şân dan dileğim odur ki bunların musîbetleri, imtihânlarını hâneleri içinden zuhûr ettir, zîrâ taşradan gelen belâ ve musibetlere tahammülleri yoktur"; dedikde cevâben Cenâb-ı Hakk Teâlâ hazretleri:" Bu niyâzınıda kabul ettim" buyurmuşlardır.
Gerçekten bize tâbi olan kardeşlerimizin çektikleri musîbetler, ya oğlundan veyâ kızından, veya ailesinden veyâ ana babasından, kısaca akrabâsından ola gelmiştir... 
Sabah olunca, bu gördüklerini bütün ihvâna hikâye etmişlerdir. İnancı kısa olan bâzı kimseler bu söz karşısında, tarih atmışlardır, "Bakalım doğru mu çıkar"endişesi ile...Gerçekten Hacı Bekir Baba hazretleri otuz yıl sonra aynı tarihte vefât etti. Bunu görenler gerçekten bir velî olduğunu kabul etmişlerdir.
Yukardan beri arza çalıştığım olayı, Çorum'da duymadık kimse kalmamıştır. Bunun yanında gerek üstadım ve mürşidim Hacı Ali Haydar Efendi, ve gerekse Cürünün Hacı Mustafa Efendi hazretleri defâlarca dile getirmişlerdir.

Kısaca deriz ki, kardeşim onun bunun yalan yanlış sözleriyle, sağa sola sarkıp nâkıs kimselere tâbi olma, durma gelesin bu dergâh senin öz yuvandır, sahip çık. Zîrâ, rûz-i cezâda Cenâb-ı Hakk bana bunu sormaz inşaallâh, bizden ifşâ etmek, gerçekleri dile getirmek, sizlerden gelip samîmi olarak el tutmak olacakdır, şu anda bizden gayrı bu dergâhın sâhibi ve önderi yoktur, bunu iyi bilmek lâzımdır. 

Yukardan beri gerçekleri samîmi olarak dile getirdik, şu anda bizim görevimiz ikmâl olmuştur.

En doğrusunu Cenâb-ı zü'l celâl ve'l-
kemâl hazretleri bilir...

HÛ! EYVALLÂH, NÛRA VARASINIZ, 
NÛR ALASINIZ, NÛR OLASINIZ... 

Hâdim'ül Fukarâ
el-Hâc Kemâl AKDENİZ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

TAKRÎZ

  Azîz Okuyucu! Şeyhimiz,Üstâdımız ve Mürşidimiz olan Hacı Kemâl Akdeniz Efendi hazretlerinin İlâhi ve Nutuklarının bulunduğu 1976 yılında t...