Pes imdi, bu kitapta yazılan ilâhîler ve seslenişler ehl-i dil’e gönül uyanıklığı vermek, aşk ve şevk ehline hizmet etmek gâyesiyle yazılmıştır. Böylece sûfiyye tâifesine bir nebze hizmet edilmiş olup, eğer ufak tefek bazı kusurlarımız görülürse, bunların da yine tasavvuf erbâbınca müsâmaha ile karşılanmasını hassaten ricâ ederim.
Bu hususu iyi bilmek gerekir ki, insanoğlunun en eşrefi, enbiyâ hazerâtıdır. Yine peygamberler zincirinin en eşrefi de aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz’dir. Bunlardan sonra, insanların en şereflileri ehl-i beyt ve ashâb-ı kirâm hazerâtıdır.
Nitekim: «İnnemâ yürîdullâhu liyüzhibe ‘ankümü’r-ricse ehle’l-beyti ve yutahhiraküm tathîrâ» âyet-i celîlesi bunu açıkça haber vermektedir. Daha sonraları ise Tâbiîn ve meşâyih hazerâtıdır. Meşâyih hazerâtı, tasavvuf erbâbındandır. Yeri gelmişken, burada tasavvuf erbâbından kısaca bahsetmeyi münâsip görüyoruz.
Bu bâbda şu âna kadar çok sözler söylenmiş, çok eserler yazılmış ve gönül erbâbına çok hizmetler edilmiştir. Müfessirlerin, muhaddislerin, fukahânın, muhakkiklerin ve büyük İslâm ulemâsının açıkladığına göre: Allah’a yönelerek çeşitli riyâzatlarla ruhu terbiye etme ve onun çeşitli kâbiliyetlerini geliştirerek Allah’a yaklaşmaya çalışma işine “tasavvuf” denilmiştir.
Kehf Sûresi’nin on üçüncü âyetinde: «Rabıtna ‘alâ kulûbihim» (Onların kalplerine rabıta verdik) buyrulmaktadır. Peygamberlerin hayâtı bile ruh terbiyesine açıkça delâlet etmektedir. Hattâ, Peygamberimiz aleyhisselâm’ın Hira dağında yalnız başına geçirmiş olduğu ibâdet anları da bunun açık ve bariz bir delilidir.
Zaman zaman mânevî ve rûhî terbiye usûlüne karşı çıkan bazı zâhir ulemâsı olmuşsa da, sonunda onların çoğu da tasavvuf ehlinin görüşlerini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Aslında zâhir ulemâsının kâmil meşâyıha itirazları, kendi kalplerinin fâsid oluşundan değildir. Bilâkis, kâmil şeyhlerdeki bazı ahvâli, ilk anda olduğu gibi görememeleridir.
Nitekim İmam Gazâlî (kuddise sirruhû) buyuruyor ki:
“Biz, önceleri tasavvuf büyüklerinin bazı hareketlerini red ve inkâr ederdik. Fakat zamanla, Hakk’ın onlarla beraber olduğunu açıkça müşâhede ettik.”
Evliyânın baş tâcı Cüneyd-i Bağdâdî ise meselenin iç yüzünü şöyle açıklamaktadır:
“Tasavvuf erbâbı, zikir esnâsında bazen öyle bir dereceye gelir ki, o anda yüzlerine kılıç çalsanız aslâ farkına varmazlar.”
Âyet-i celîlede şöyle vârid olmuştur:
“Onlar Allah’ı zikrettikleri vakit bütün azaları titrer.”
Kehf Sûresi’nin 28. âyetinde ise şöyle buyurulmaktadır:
“Habîbim! Sabah ve akşam Allah’ı zikreden sahâbîlerinle birlikte ol. Onlarla zikre devam et, sabret.”
Bir kudsî hadîste Allah Teâlâ (C.C.) şöyle buyurmaktadır:
“Ene celîsü men zekeranî – Ben, beni zikredenle beraber otururum.”
Kitâbü’l-Hitâb isimli eserin 243. sahîfesinde ise şöyle bir hâdise anlatılır:
“Bir ara İblîs son derece zayıf ve cılız bir vaziyette görülür. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda şu cevâbı verir:
‘Beni bu hâle, Allah yolunda cehren zikredenlerin zikri koydu.’”
İblîs’in bu cevâbı, zikir ve tasavvuf erbâbının yolunu ve kıymetini açıkça ortaya koymaktadır. Tasavvuf ehlinin eriştiği bu yüce makamlara, hep onların edebi ve irfânı sayesinde ulaşılmıştır.
Cenâb-ı Hak Kitâb-ı Kur’ân’da: «Mâ ferratnâ fi’l-kitâbi min şey’in» (Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık) buyurmaktadır.
Tasavvufta esas, hem zâhirî hem de bâtınî âdâba uymaktır. Âdâba uymayan kimseler sûfîlerin arasında bulunsalar da aslâ onlardan sayılmazlar. Benliğinden sıyrılamayanlar, kurb-i ilâhî sahrasında aslâ yol alamazlar.
Zâhirin ve arazın şerefi, akıl cevheridir. Akıl, insanın nefsini bağlayan bir kuvvettir. Eğer kişinin aklı, nefsini kayıt altına alırsa ona haddini tecâvüz ettirmez. Akıl, kendine düşen vazifeyi yapmaz ve başıboş kalırsa, ona artık akıl denmez.
Aklın mertebelerinden birincisi, sahibini yalancılıktan ve bencillikten korumasıdır. İlâhî va’z her müslümanın kalbinde mevcuttur. Kişinin vâiz ve nasihatçisi önce kendi içinde bulunmalıdır. Hep dışarıdan gelen va’z ve nasihat, kişiye fayda vermeyebilir.
Onun için mü’min, kendisine doğru yolu gösterebilecek bir vaiz ve nasihatçiye yine kendisinde sâhip olmalıdır. Bu ise akl-ı selîm ve fitne-fesâd duygularından arınmış bir kalbdir.
Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“İnsanda bir et parçası vardır ki, eğer o sâlih olursa bütün beden sâlih olur. Eğer o fâsid olursa bütün beden fâsid olur. Dikkat edin! O kalbdir.”
Sûfî, o kimsedir ki; kalbi mâsivâdan, yani Allah’tan başka her şeyden arınmış, alâkasını kesmişdir. Böyle olmakla beraber, o, kendinde diğer insanlardan hiçbir üstünlük görmez. Enâniyeti atmış, benliğinden geçmişdir. Mâsivâya nazardan beri ve pâk olan kişilerin ahlâkı hep böyledir.
Ey azîz, şunu unutma ki, sen nefsinle aynı şey değilsin. Sen başkasın, nefsin başkadır. Nefsin senin gayrindir. Nitekim başkaları da senin gayrindir. Gördüğün, şeklini seyrettiğin, kalbinden geçtiğini hissettiğin bütün şeyler mahlûktur, fânidir; Hak olmadığı gibi, Hak Teâlâ’nın da gayrıdır. Cenâb-ı Hak, efkâr ile keyfiyetlendirilemez, her şeyden münezzehtir.
Yine Allah (c.c.), sözlerle ve ifâdelerle idrâk olunmaz. Bunu böylece iyi bilesin. Bizler neyiz? Hep fânileriz. Hep çıplağız, meğer ki Allah giydire. Hep açız, meğer ki Allah doyura. Aklı kendisine yâr olan kişinin, Herem-i İlâhî’nin kapı halkasına yapışmaktan başka çıkar yolu yoktur. İster darlık zamanı olsun, ister bolluk zamanı olsun, her hâlükârda bu kapıya ilticâ etmeliyiz.
Âyet-i kerîmede şöyle vârid olmuştur:
> “Ve emmâ men hâfe mekâme rabbihî ve nehen nefse anil hevâ fe innel-cennete hiye’l-me’vâ.”
(Rabbinin azametinden korkup kendisini hevâî-nefsânî fiil ve hareketlerden alıkoyanlara gelince, hiç şüphe yok ki onların mekânı cennettir.)
Sakın nefsine uyup da Allah’a -hâşâ- isnâd ve iftirada bulunmayasın. Nitekim âyette gelir ki:
> “Ve men azlemu mimmenifterâ alallâhi keziben...”
(Allah’a yalan isnâd edenden daha zâlim kim vardır ki!)
Gerçekten bu cihanda, ulûhiyyet aleyhinde yalan söyleyip isnâdlarda bulunanlardan daha zâlim ve daha bedbaht bir kimse düşünülemez.
Hallâc-ı Mansûr (k.s.), hâlâ dillerde söylenen “Ene’l-Hak” sözüyle vehmen hatâya düşmüştür. Nitekim Gavsü’l-A‘zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Hazretleri’nin bu bâbdaki bir sözü meseleyi açıklamaktadır:
> “Eğer Hallâc-ı Mansûr benim zamanımda olsaydı, o âlem-i berzahta onu hatırlatırdım...”
Pes iyi bilinmelidir ki, mukarrabîn zümresine dâhil olduğu hâlde kalbinde Allah (c.c.) korkusu yerleşmeyenler, kim olursa olsun kahr-ı ilâhîye uğramışlardır. Zâten, kuyuya körlerden başka kim ayak basar ki!
İmdi bilinmelidir ki:
> “Yâ eyyühen-nâsü entümü’l-fukarâu ilallâh.”
(Ey insanlar! Sizler mutlak sûrette Allah’a muhtaçsınız!)
fermân-ı ilâhîsi gereğince tasavvuf, yani mâneviyât ve hâl ilmi, diğer bir ifadeyle bâtın ilmi herkese lâzımdır. İşte meşâyihin ilmi de budur.
Kehf Sûresi’nin 65-81’inci âyetlerinde anlatıldığına göre, Mûsâ (a.s.) karşılaştığı Hızır’a şöyle demişti:
> “Sana öğretilen ilimden bana bir yol öğretmen için sana tâbi olabilir, seninle birlikte bulunabilir miyim?”
Hızır (a.s.) da Hz. Mûsâ’ya şu cevabı vermişti:
> “Sen benimle bulunmaya dayanamazsın. İç yüzünü bilemediğin bir şeye nasıl tahammül edebilirsin!”
İşte Hızır (a.s.)’ın bu sözleri, sözünü ettiğimiz hâl ilminin ehemmiyetini beyan etmektedir.
Mesele böyle olunca, sünnet-i seniyyenin hilâfına sarf edilen her söz bâtıldır.
> “Ve men ya’şü an zikri’r-Rahmâni nukayyid lehû şeytânen...”
(Kim Rahmân’ın zikrinden gâfil olursa, biz ona bir şeytan musallat ederiz...)
fermân-ı ilâhîsinde gafillere şeytanın musallat olacağı beyân buyuruluyor. Bunun içindir ki, edeplerde en önde gelenler tasavvuf erbabıdır, yani bugünkü ifadeyle dervişân zümresidir.
Şânı yüce olan Allah şöyle buyurur:
> “İnnemâ yahşallâhe min ibâdihil-ulemâ.”
(Allah’tan hakkıyla ancak âlimler korkar.)
Allah’tan havf ve haşyet ilminin temeli ise tasavvuftur. Tasavvuf erbabının bütün uğraş ve gayretlerinin gayesi nefsi tezkiye etmek, yani kötü ahlâk ve menfî temayüllerden temizlemektir.
İnsanoğlunun nefsi dâima kötülüğe meyyâldir. Nitekim şânı yüce olan Allah, Yûsuf (a.s.)’dan hikâyeten bir kelâmında şöyle buyurur:
> “İnnen-nefse leemmâratün bis-sû’.”
(Şüphesiz nefis, daima kötülüğü emreder.)
Hadîs-i şerîfte şöyle vârid olmuştur:
«Men ‘arefe nefsâhû fekad ‘arefe Rabbehû.»
(Nefsini bilen, Rabbini de bilir.)
Kişi kendi nefsini bilince, Allah ile arasında başka bir şey kalmaz. Ancak bütün bu çalışmalar mutlaka bir mürşid-i kâmilin nezâreti altında yapılmalıdır. Bu iş, kendi kendine olmaz.
Nitekim denilmiştir ki:
«El-hâlü lâ yûrafu bil-kâl» – Hâl, sözle bilinmez.
Kişinin matlubu bir olursa, bilinmelidir ki cihan onundur.
(«İlâhî, ente maksûdî ve rızâke matlûbî!» – Ey İlâhî, Sen maksûdumsun, Senin rızân matlûbumdur.)
Meşâyih, zahirde şeriatın emrinden ve çerçevesinden kıl payı bile ayrılmazlar. Bâtında ise muhabbet ateşi yanmaya devam eder, asla sönmez. Yürekleri zikrin şiddetinden âdeta kebap olmuştur. Allah (c.c.), onlara hidâyet yollarını öyle açmıştır ki, kendilerine havlayan köpekler uyuz olurlar.
Kim ki bu Allah dostlarının aleyhinde konuşur, gıybet ederse perişan olur, mahvolur. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın şu kelâmı bu hususu belirtmektedir:
«İnnallâhe yudâfi‘u ‘anillezîne âmenû.»
(Allah, iman edenleri müdafaa eder.)
Yine bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
«En-nebiyyu evlâ bil-mu’minîne min enfusihim.»
(Peygamber, müminler için kendi canlarından çok daha evlâdır.)
Ki onların müdafaaları ancak Peygamberimize râcidir.
Tasavvuf yolunu tutan bu zâtlar, kendilerini Fahr-i Kâinat Efendimiz’de fânî kılmışlardır.
Şimdi sırası gelmişken, sûfiyye tabakasının önderliğini yapan meşâyih-i kiram hazerâtından da biraz bahsedelim:
«Kalbü’l-mü’minî ‘Arşullâh»
(Müminin kalbi Allah’ın Arşıdır.)
Bu hadîs-i şerîfe göre, müminin kalbi Allah’ın Arşı hâline gelir veya öyle olduğu anlar olur.
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) der ki:
– Ben Rabbimi, Rabbimle gördüm. Bana “Sen kimsin?” dedi. Ben de, “Sensin,” cevabını verdim.
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin bu bâbda Allah’a olan arzı ise şöyledir:
– Yâ Rabbi, Senin yüceliğin benim boyumu yükseltti. Aşkınla biri bin yaptım. Sen, “kendin” olduğun müddetçe içinde dolaşırdım. Sen benden olunca ise, kendi kendimi dolaşıyorum...
İşte tasavvufta büyük merhaleler katetmiş olan bu zevât-ı kiram, bütün zorluk ve güçlüklere rağmen sonsuz sabır ve tahammülleri sayesinde mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Ancak Peygamber Efendimiz’den irşada izin verilmiş olması şart koşulmuş, izinsiz irşad bâtıl sayılmıştır.
Bütün ehlullah, bir mürşid-i kâmil elinde sülûkun tamamlanmış olmasını ve ayrıca Fahr-i Kâinat Efendimizin hilâfetine mazhar bulunulmasını ittifakla beyan etmişlerdir.
«Ricâlün sadekû mâ ‘âhedullâhe ‘aleyh» fermân-ı ilâhîsine uygun olarak, ehlullah bütün gayretleriyle ibadetlerin en zorlularını yapmışlar, uykudan bile geçerek gecenin o derin karanlıklarında Allah’a ibadetle meşgul olmuşlardır.
Bu zevât-ı kiram “bast” hâline düçar olurlar ki, o andaki manevî zevk ve neşeyi hiçbir şeye değişmezler. Meşâyih olanlar ise, o anda post üzerinde Hak Teâlâ’ya yakarmaktan bir an bile inhiraf etmezler.
İşte bu sayededir ki:
«İnnâ lâ nudî‘u ecre men ahsene ‘amelâ.»
(Yani: Biz –Allah–, ameli güzel yapanların ecrini zayi etmeyiz!)
Fermân-ı ilâhîsine mazhar olurlar.
Bu gerçekler ışığı altında, gönül ilmini böyle hakikî mürşidlerden öğrenmenin zarureti ortaya çıkar.
Denilirse ki: “Böyle zevâtı nerede bulalım?” – İşte bu noktada şu hususu iyi bilmek lâzımdır ki, bu âlemde aldanan kişi, ömrünü ibadetsiz ve itaatsiz geçiren kişidir.
Mertebelerin ikincisi zâhidliktir. Zâhidlik, kişiyi Cenâb-ı Hak’tan meşgul eden ne varsa, onların hepsine sırt çevirmektir. Kendisini Allah’a kavuşmaktan alıkoyan her dünyevî meşguliyete sırt çeviren kişi, zâhidlik mertebesine ermiş olur.
Üçüncüsü ikbâl mertebesidir. Bu mertebede bulunanlar, Allah’a olan muhabbet ve sevgilerinden ötürü daima O’na yönelirler.
Dördüncüsü mürüvvet mertebesidir. Bu mertebeye erenler, Mevlâ’dan başka hiçbir şeye asla teveccüh etmezler.
Beşincisi kuvvet mertebesidir. Bu mertebede bulunanlar, Allah’tan kuvvet talep edenlerdir.
Görülüyor ki, Allah’a yakın olanlar ne gibi hâller içinde bulunuyorlar.
Rivayet edildiğine göre, Cenâb-ı Hak bir defasında Dâvud (a.s.)’a hitaben şöyle buyurdu:
“Yâ Dâvud! Beni bilenler, Beni talep edenlerdir. Beni talep edenler de şüphesiz Beni bulurlar. Bunlar, Benden başkasına asla gönül vermezler ve Benden başkasını asla sevmezler...”
Pes, imdi, gel bu halkaya sen de gir. «Vettebi‘ sebîle men enâbe ileyye» âyet-i kerîmesinin ışığı altında sûfî ol ki, biz de sana “sûfîdir” diyelim.
Tasavvuf önderliği olan meşâyihlik, babadan oğula mîrâs kalmaz. Âbâ ve ecdâddan evlâda teselsülen intikal etmez. Eğer böyle olsaydı, hilâfet, Hazret-i Şâh-ı Velâyet Efendimiz Aliyyü’l-Mürtezâ’ya intikal ederdi. Çünkü Fahr-i Âlem Efendimize en yakın olan odur. Böyle olduğu hâlde hilâfet Hz. Ebûbekir Sıddîk Efendimize intikal etmiştir. Bu hususu iyi anlamalı ve bir kısım iddia ehlinin yersiz sözlerine aldanmamalıdır.
Ne yazık ki, zamanımızda dâvâ ehli çoğalmış, dünyâ metâı için gönül ehlinin postuna bürünenler zuhûr etmiştir. Halkın sırtından geçinmeyi kendilerine meslek hâline getiren bu kişilerin, gelmiş-geçmiş hakikî meşâyihle uzaktan-yakından hiçbir alâkası yoktur. Esas gayeleri dünyalık toplamak olan bu sahte şeyhlerin en bariz vasıflarından biri de, kendi halkaları dâhilinde bulunmayan bir mürşid-i kâmile ve müntesiplerine akla hayâle gelmeyen bühtan ve iftiralar atmaları, her çeşit yalanı rahatlıkla söylemeleri, zındıklığın ve küstahlığın en koyusuna tevessül etmeleridir.
Meşâyih hazerâtının gayet vâzıh ve açık sözleri bulunduğu gibi, kapalı yönleri olan bazı kelâmları da vardır. Binâenaleyh, bu hususu da bilmeli ve ona göre hareket etmelidir. «Kemâ tekûnû yüvellâ aleykum» yâni sizler nasıl iseniz, başınızdakiler de öyledir. Sen nasıl bir kalbe sâhibsen, meşâyihin dilinden çıkan da ondan öteye geçmez.
Bu zamanda, haktan tamamen uzaklaşmış toplulukla alâkayı kesmelidir. Zira haktan tamamen uzaklaşanlarla ünsiyet eden, Allah Teâlâ’dan uzak kalır. Bu hususa riâyet etmeyenler aldanır ve sonunda nedâmet duyar, pişmanlık yaşar.
Sakın ha! Beyazlaşmış saçlarını kına ile boyayıp da “saçım kırmızı!” diyenlerden olma.
Tasavvuf ehline yakışan odur ki, dervîşân tabakası; tâbi olduğu mürşidinin hizmetinde sıdk ile buluna, hiçbir zaman makam talebinde olmaya, her işi Allah Teâlâ’nın rızâsı için yapa; gıyâbında dâima şeyhinin şeref ve haysiyetini koruya, huzurunda gerekli hürmet ve ta’zîmden geri durmaya, mürşidinden aldığı emir ve ta’lîmâta göre amel ede.
Sakın ha, sen dervişlik iddia edip de, «minellezîne ya’lemûne velâ ya’melûn» yani bilip de amel etmeyenlerden olma. Zira ilimden gaye, amel etmektir. Aksi hâlde, bu kişinin helâkine sebep olur. «İnne eşeddünnâsi azâben yevmel-kıyâmeti âlimün lem yenfe’hullâhü bi ilmihî» yani kıyamet günü insanların en şiddetli azaba dûçâr olanları, bildiği ile amel etmeyenlerdir. Yani ilmiyle âmil olmayanlardır.
Onun için, gel sen de ilmini Hakk’a teslim et de kurtul. Öyle olasın ki, kendini dahi oradan çıkarasın. İşte o zaman seni vuslat kapısından içeri alırlar.
Aslında aradığın yanındadır, senden ayrı değildir. Fakat sûreti yok ki göresin; hazır değil ki idrâk edesin; zâhir değil ki gözle görmek mümkün olsun; bâtın değil ki inkâra mecal bulunsun. Mukayeseden hiç değildir, misâl tasavvur edilemez. Eşyanın vücûdu O’nunla kâimdir. Eşyaya O’ndan daha yakını yoktur. Eşya ile hiç münâsebeti yoktur, fakat ondan uzak da değildir.
Onun için bu işi akıl anlamaz; zevk işidir. Kelimelere ve cümlelere sığmaz. Kısacası, iyi anla ki O, zâhir iken bâtın, bâtın iken de zâhirdir. Güneşin ziyâsı zâhir olmasaydı, eşya nasıl görülürdü ki? Nitekim «İnnallâhe halakal-halka fî zulmetin sümme reşşe aleyhim min nûrihî» hadîs-i şerifi de bu hususları ifâde eder.
Sıddîk-ı Âzam (r.a.) Efendimizin, «Mâ raeytü şey’en hattâ raeytullâhe kablehû» yani: “Hiçbir şey görmedim ki, ondan önce mutlaka Allah’ı görmüş olmayayım” şeklindeki sözü de buna işaret eder.
Esasen, «Eve lem yekfi birabbike ennehû alâ külli şey’in şehîd» âyet-i celîlesi de bu hususu açıkça ifâde etmektedir.
Gel gör ki, birçok akılsızlar bunun aksine hareket etmekte, eşyânın sadece zâhirine bakmakla kifâyet eylemektedirler. Bunlar, Allah’ın dîdârından ebedî mahrum olanlardır. Allah’ın dîdârından mahrum ve mahcup olmanın sebebi, dünyâdaki görüş kusurlarıdır.
Ey aziz, bil ki hidâyet ancak Allah Teâlâ’nın ihsânıdır. Bundan ötesi ise nefs-i hevâya taalluk eder, vesselâm.
«Ketebe fî kulûbihimul-îmâne bel hüve âyâtün beyyinâtün fî sudûrillezîne ûtûl-ilme.»
Âyetlerden anlaşıldığına göre, rûhun mâhiyeti ve hakîkati hakkında sorular sormak ve araştırma yapmak yersiz ve mânasızdır. Zîrâ rûhun anlaşılabilmesi için, melekût kapılarından büyük bir kapının açılması lâzımdır. Bunu ancak sülûk ehli ile meşâyih açmış ve bu hususta tatmin edici ma’lûmata ermişlerdir. Fakat onlar da bu hususta başkalarına söz açmamışlardır.
Peygamber Efendimiz’in ilk mazhar oldukları şey, Sırr-ı Kalem idi. «İkra’ – oku!» tebligâtı zuhûr ettiği zaman vâkî olan ilk keşif; kitâbet, kelâm, ta’lîm ve bir de insanın hakîkati olmuştur. Fazla söze hacet yok, sen uykudan uyan.
Hadîs-i Şerîf’te: «İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.» buyrulur. Bu hadîs, bu husustaki bütün hakîkatleri dile getiriyor. Mecâlis-i İmâm-ı Rufâî’de şöyle denilmektedir:
Tasavvuf ehlinin nûru önlerinde ve sağlarında yürür. Ehl-i sülûkun sohbetine dâhil olup ahlâk güzelliğine kavuşan kimseler; dedikodudan, gıybetten, lüzumsuz söz ve kelâmdan berîdirler.
Nûr Sûresi’nin 26. âyetinde fermân-ı ilâhî şöyledir:
“Pisler, pisler içindir.”
En’âm Sûresi’nin 50. âyetinde ise şöyle buyrulmaktadır:
“Onlar, o kimselerdir ki, dinlerini oyuncak edinmişlerdir.”
Bu hakîkatlerin ışığı altında, tasavvuf erbâbına düşen; ahlâk-ı hamîde sahibi meşâyihin irşâdlarına kulak vermek, şerîatın hudutları dâhilinde ilim-irfan sahibi olmak, aklı ve rûhu ile tasavvufun edep ve erkânı içinde, Hakîkat-ı Muhammediyye’nin sırrıyla keyfiyetsiz olarak visâle kavuşmaya çalışmaktır.
Sûfiyân, daima sevdiğiyle beraberdir...
Basîretü’s-Sâlikîn isimli eserin 276. sayfasında Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’den kaydedilen bir hadîs şöyledir:
«Eşeddünnâsi azâben yevmel-kıyâmeti men yürî’n-nâse enne fîhi hayran ve lâ hayra fîhi.»
Kıyamet günü insanların en şiddetli azap görecek olanları, kendisinde hayır bulunmadığı hâlde insanlara hayırlı imiş gibi görünenlerdir.
Hilâfet sahibi bir mürşidin, yine hilâfet sahibi bir başka mürşid hakkında ileri-geri konuşması, bütün ehlullah nazarında kötülenmiş ve zemmedilmiştir. Mürşidlik postuna oturan hakikî meşâyıhlar; cezbe hâlleriyle ebediyyetin murâkabesini, rûhlarla ictimâı, meleklerle bir araya gelmeyi ve umûmî keşif ile hârikaları müşâhede etmişlerdir.
Şunu iyi bilmelidir ki, bu âlemden çok daha büyük ve geniş bir Nûrânî-Misâl âlemi vardır. Orada birçok varlıklar mevcuttur. Bu âlemin, daha dünyâ var olmadan çok evvel yaratılmış olduğu hadîslerde beyân edilmektedir. Hâl böyle olunca, misâl âleminden cisimsizler görünür. Tıpkı cisimlerin televizyon merkezinden ekrana aksetmesi gibi… Böylece, cisimler yeryüzüne iner. Fakat cisimsiz, yani nurdan meydana geldiği için onları avam, nâs göremez.
Meselâ, cennet ve cehennemin Fahri Kâinât (s.a.v.) Efendimiz’e görünmesi gibi… Ölümün kurban edileceği, yani kesileceği ve İsrafil Aleyhisselâm’ın Sûr’a üfleyeceği de hadîs-i şerîflerde haber verilmektedir.
Hülâsa; keşif ehli meşâyih, bunları keşif ve rüyâ âleminde görürler. Kalp gözüyle görmelerine de Allah (c.c.) izin vermiştir.
Akla gelebilir ki:
— Bu devirde, yani şu anda hakikî mürşid-i kâmil meşâyih var mıdır?
Cevaben deriz ki:
«Allah, Allah diyen bir kimse kalmadıkça kıyamet kopmaz.»
Mealindeki hadîs, meşâyih hazerâtından kinâyedir.
El-Bahrü’l-Mevrûd isimli eserde bu gibi zevattan bahsedilirken deniyor ki:
“Bu ilim dindir. Binâenaleyh, dininizi kimden aldığınızı dikkatle takip ediniz.”
Tasavvuf büyükleri, kendisine bir mürşid edinmeyen kişinin âsî durumuna düşebileceğinde ittifak etmişlerdir. O hâlde, bu sözü kabul edip hemen bir mürşid bulmalı ve Allah yolunu eksiksiz öğrenip yaşamaya gayret etmelidir.
“Kitap ve Sünnet’te, tarîk-i sûfiyyeye dâir bir şey yoktur.” dememelidir. Böyle söylemek büyük hatâdır. Zira hakîkî tasavvuf ehlinin yolunun tamamı ahlâk-ı Muhammediyye’den ibarettir.
Bu bâbda, Envârü’l-Kudsiyye fî Beyâni’l-‘Uhûdi’l-Muhammediyye isimli eserde açıkça deniliyor ki:
Kişinin, bilgisiyle amel edebilmesi için kendisine Allah’a giden yolun âdâb ve erkânını gösterecek bir mürşid-i kâmil bulması lâzımdır. Nitekim aynı hâllerin; İmam Gazâlî, Şeyh İzzeddin bin Abdüsselâm ve benzeri büyük âlim ve velîlerin başlarına geldiğini eserlerden öğreniyoruz.
Şunu iyi bilmelidir ki, bütün Allah dostları eriştikleri mertebelere sadece amellerinin çokluğu ile değil; bilakis, âdâb ve erkâna göre yaşamak ve hareket etmekle erişmişlerdir. Onlar, rûhânî ve Rabbânî ilmi bu yoldan elde ettiler; Allah’ın zikri ile fânî oldular, zikrullah ile çok büyük hikmetlere ulaştılar.
Nitekim Şah-ı Velâyet İmam Ali (r.a.) Efendimiz’in,
“Size Fâtiha-i Şerîf’in tefsiri hakkında konuşsam yetmiş deve yükü kitap tutar.”
demeleri bu hususu ifâde eder.
Bu ilim ledünnîdir, yani kalb ilmidir. Fikir ve akılla buna erişilmez. Nihayet bu ilim, ehlullah’a Cenâb-ı Hakk’ın bir lutf-u ilâhîsidir. Bakara Sûresi’nin,
“Allah hikmeti dilediğine verir.” (Bakara, 2/269)
mealindeki âyeti gayet açıktır.
Hizmet-i şeyhe nâil olanlar, himmete mazhar olmuşlardır.
Cenâb-ı Hak, insanoğlunu on aza’dan yaratmıştır. Bunların beşi âlem-i emirden, diğer beşi ise âlem-i halktandır. Evvelki kısmı lâtif nurdur; ikinci kısmı ise keşf-i zulmânîdir. Lâtif nur, lâtif beş nûrânîden ibarettir ki, bunlar: kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâdır. Bunlar ancak meşâyihin himmetiyle aşılır.
Bir zamanlar Mısır’ın Sultânü’l-Ulemâsı olan Şeyh İzzeddin bin Abdüsselâm der ki:
“Bütün insanlar şeriatın rüsûmu üzerine oturmuşlardır. Sûfî tabakası ise şeriatın sarsılmaz temelleri üzerine oturmuştur. Bundan ötürüdür ki, tasavvuf ehlinin elinde kerâmetler ve aklın alamayacağı hârikalar zuhûr ettiği hâlde, zâhir ulemâsının elinde buna benzer kerâmetler ve hârikulâde hâdiseler zuhûr etmez.”
Ne var ki, tasavvuf erbâbını her asırda inkâr edenler ve onlara buğz ve adâvet gözüyle bakanlar da eksik olmamıştır. Halbuki bu zevâtın bulunduğu makamların zevki ve hâli çok yücedir. Öyle olur ki, onlar Allah’ı zikrettikleri vakit, Allah’ın da kendi nefsini zikrettiğini görür ve aynı zamanda işitirler. Bu hâl, onların hakkalyakîn’e ulaştıklarının delilidir.
Bu asırda, bu mertebede mürşid-i kâmillerin bulunmayacağını söylemek ise, nefsin ve şeytanın bir hilesinden başka bir şey değildir.
Zîrâ ilâhî bir lütuf olarak bu gibi zevât, yani Aktâb, Evtâd, Nücebâ ve Ebdâl sınıfları kıyâmete kadar var olacaktır. Bir hadîs-i şerîf:
“İlim Çin’de de olsa öğreniniz.” şeklindedir.
İmâm Kastalânî, El-Mevâhibü’l-ledünniyye isimli eserinde diyor ki:
“Her daim 4 Ebdâl erkek ve 40 kadın bulunur. Bunlardan biri Hakk’a göç edince hemen aynı cinsten bir başkası onun yerine getirilir.”
İmâm Taberânî’ye göre, yeryüzü peygamber İbrâhim aleyhisselâm gibi belli başlı vasıflarda 40 kişiden hiçbir zaman boş kalmaz. Halk onların sâyesinde nîmetlenir, yeryüzü onların yüzü suyu hürmetine bereketlenir.
İbn-i Ömer’den rivayet edilen bir hadîste ise Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Ümmetimin üstünleri her asır ve zamanda beş yüz kişidir. Bunların arasında kırk tanesi Ebdâl mertebesindedir. Bu sayı hiç eksilmez.”
Ehlullah’tan Ma’rûf-ı Kerhî’ye göre, yeryüzünde Nukabâ sınıfı üç yüz kişidir. Nücebâ sınıfı yetmiş kişidir. Ahyâr sınıfı ise yedi kişidir ki biz bunlara Yediler deriz. Her meşâyıha, kuvvetine göre en çok 7 Nukabâ verilir.
Şu anda, fakirin keşfine göre yeryüzündeki Nukabâ tabakasının adedi 107’dir. Makamımıza verilen Nukabâ sayısı ise en çok dört kişidir. Bu zevât, meşâyıh elinde tekmil-i sülûk görerek edeb ve erkânla vâsıl-ı ilallah olurlar ve yukarıda zikri geçen letâifi ikmâl ederler.
“Et-tarîku küllühû edebün – Allah’a giden yolun tamamı edepten ibârettir.” şeklindeki kelâm-ı kibâr bunun açık delilidir.
Sırası gelmişken, velîlerden Bâyezîd-i Bestâmî’nin hayatından bir sahneyi arz edelim:
Bir defasında Bestâmî (k.s.) Hazretleri, yanında dervişleri de bulunduğu hâlde bir tımarhanenin önünden geçiyorlardı. Hazret, sırf dervişlerini irşâd ve îkaz maksadıyla tımarhanenin başhekimine şöyle bir suâl sordu:
“Ey oğul, sende günah illetine dâir bir ilâç var mı?”
Tabiî, hekim, Bestâmî Hazretleri’nin bu suâli karşısında şaşakaldı. Bu şaşkınlık esnasında, yanında duran ve ayakları zincirlerle bağlı olan bir deli-hasta söze başladı ve:
“Yâ Şeyh, müsâadeniz olursa, bahsettiğiniz ilâcın tarifini ben yapayım!” dedi.
Şeyh Hazretleri de kendisine müsâade etti. Bunun üzerine hasta tekrar söze başlayarak şöyle dedi:
“Tevbe kökünü, istiğfar yaprağı ile karıştırıp gönül havanına koymalı. Tevhîd tokmağı ile iyice dövmeli. Sonra insaf eleğinden eleyip gözyaşı ile hamur etmeli. Daha sonra aşk ateşinde pişirip muhabbet balına batırarak kanaat kaşığı ile gece gündüz yemelidir.”
Hastanın bu sözleri üzerine Bestâmî Hazretleri’nin gözlerinden yaşlar döküldü.
> Ehl-i irfânım diye hiç kimseyi ayıplama sen.
Defter-i dîvâne sığmaz, söz gelir dîvâneden.
Bu böyle olmakla beraber, yeryüzünün mâneviyat sultanlarından bir nebze daha bahsedersek, kanaatimce şüpheler tamamen zâil olur.
Münavî Feyzü’l-Kadir kitabının 167. sayfasında ve 3032-3033 sayılı hadîste şöyle buyurulmaktadır:
“Ümmetimden Ebdâl, yani seçilmişler, 33 erkektir. Bunlar, İbrâhim Halîlullah gibi kalbe mâliktirler. Bunlardan biri Hakk’a gidince, yani vefat edince yerine hemen o makama lâyık biri getirilir.”
Yine bir başka hadîs de şu meâldedir:
“Ümmetimin Ebdâlları otuz üç kişidir. Bunlar, arza (yeryüzüne) kâim olurlar ve bir musibete dûçâr olanların hemen imdâdına yetişirler...”
Bu zevâtın başı Kutb’ul-Aktâb, yani Gavs’dır. Bütün diğer Ebdâllar onun emri altındadır. Gavs’ın kalbi de Fahr-i Kâinât Efendimiz’e bağlıdır. Şimdiki Gavs olan zât vekildir, asıl değildir. Bu bahis Tasavvuf ve Ma‘rifetullah isimli eserimizde genişçe izah edilmiştir.
“Şimdiki zamanda meşâyih ve mürşid-i kâmil yoktur.” demekle bu zevât yok olmaz. Ancak bu sözleri söyleyenler, yok yere inkâra ve benliğe düştükleri için hakîkate karşı kendi nefislerine perde çekmiş olurlar.
Meşâyih, ledünnî ilme nâil olduklarında –yani ilmi doğrudan Allah’tan aldıklarında– beşerî sıfatları yok olur. Rabbü’l-Âlemin’in sıfatı ile süslendiklerinden bâzı gayba vâkıf olurlar. Böyle hallerde Allah (c.c.) onların gören gözü, işiten kulağı, duyan kalbi olur. Bu hâl, kendilerine tecellî eden ilâhî bir sıfattır.
Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle vârid olmuştur:
“Mü’minin ferâsetinden sakınınız. Zira o, Allah’ın nûru ile bakar.”
Şu husus da unutulmamalıdır ki, gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün meşâyih hazerâtının her birinin kendilerine mahsus birer makamı vardır. Öyle ki, hiçbirinin makamı bir diğerine benzemez.
Nitekim Sâffât sûresinin 164. âyetinde şöyle buyrulur:
“Bizim her birimizin belirli bir makamı vardır.”
İşte bu âyette o hususa işaret edilmiştir. Onlar, makamlarında daimî kalmazlar, daha doğrusu kalamazlar. Zira beşeriyet itibariyle buna tahammül imkânsızdır. Şimşek gibi gelir ve gider. Bazı ehlullahda bir nebze fazla kaldığı da görülmüştür.
Burasını ifşaya ise izin yoktur. En‘âm sûresinin 90. âyetinde şöyle buyrulur:
“Onlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir; sen de onların hidâyetine uy!”
İşte bu fermân-ı ilâhî bir ruhsat sayılmaktadır. Ehlullah, Cenâb-ı Hakk’ın Tâhâ sûresinin 12. âyetindeki şu fermân-ı ilâhîye uymuşlardır ki, buyrulur:
“İki ayakkabını çıkar.”
Bu, kalbin iki cihandan sıyrılması ve yalnız Allah’a yönelmesi demektir.
Kim ki bildiği ile amel ederse, Allah (c.c.) ona bilmediğini ve duymadığını öğretir.
Bir kimse, kırk gün sabah namazından sonra hiç kimseyle konuşmadan Besmele-i Şerîfe’yi 2500 kere okursa, Cenâb-ı Hak onun kalbinden lisânına acayip ve hikmetli sözler, görüşler ihsan eder.
Bir kişi, ehil bir meşâyıhın elinde on bir veya on üç gün sülûkta bulunursa, o kişinin kalbinden gayb âlemine üç veya yedi kapı açılır. Öyle ki, akılların alamayacağı hikmetleri müşahede eder.
Bir kişi bin bir kere “Yâ Fettâh” derse, düşmanı helak olur. Eğer bir isteği veya dileği varsa pek yakın zamanda zuhûr eder. “Yâ Fettâh, iftah bâbe kalbî – Ey Fettâh, kalbimin kapısını aç!” buyurulmuştur.
Eğer bir kişi bunu kendi başına veya nâkıs bir meşâyıhin emriyle okumaya kalkarsa, helak olur. Kurtulamadığı gibi imanı bile zedelenebilir. Haşr sûresinin 7. âyeti buna delildir ki buyrulur:
“Peygamber size neyi verirse alınız, neyi de menederse ondan uzak durunuz.”
Meşâyih hazerâtının himmeti ve mânevî yardımı her an yetişir. Hadîs-i şerîfte:
“El-Kur’ânü vel-insânü tev’emâni – Kur’ân ile insan ikizdir.”
buyurulmaktadır.
Bu hadîs, aynı zamanda meşâyihin mânevî yönünü de ifade etmektedir. Kur’ân’a ve sünnete bağlanmak, meşâyihin ve mürşid-i kâmilin himmetleriyle olur. Zira meşâyih ile kâmil mürşidler, Rasûlullah’ın bâtınî nuruna gark olmuşlardır.
Peygamberimiz (aleyhisselâm)’ın bâtınî nuru haktır, asla kesilmez; kıyamete kadar devam eder. Hem onun nurunun bereketi umumîdir.
Resûlullah’ın hâlini hakikî mâna ile ve tam olarak ancak meşâyih ve mürşid-i kâmiller anlayabilirler. Onun için meşâyih, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat yolundan asla sapmazlar.
Mürîdân’ın mürşidler elinde nefsin letâiflerini nasıl geçeceği, fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-Resûl makamlarından da geçerek fenâ fillâh ve bekâ billâh derecelerine nasıl ulaşacağı Tasavvuf ve Ma‘rifetullah isimli eserimizde genişçe izah edilmiştir. Bu eserimizin mevcudu ise çok azalmıştır.
Sûfiyyenin ilk virdi Kelime-i Tevhîd’dir. Onun için, bir nebze de olsa bundan bahsetmeyi lüzumlu gördük.
Ey oğul, Allah’ın birliğine yakınlık hâsıl etmek sözle olmaz. Bu, amelle gerçekleşir. İslâm’ın ana temelini teşkil eden Tevhîd, dört mertebeye ayrılmaktadır:
1. Tevhîd-i İmânî: Allah’ın birliğini dil ile ikrar, kalb ile tasdikten ibarettir.
2. Tevhîd-i İlmî: Hakikatleri öğrenmekten ibarettir.
3. Tevhîd-i Hâlî: Tevhîd hâli muvahhidin zâtına lâzım vasıf olur. Öyle ki, muvahhidin vücûdu Tek Varlık’ın güzelliğinin müşahedesine dalar. Gözü, zât-ı ilâhî ile sıfat-ı ilâhîden başka bir şey görmez.
4. Tevhîd-i İlâhî: Bu makama erişenler, “Küllü şey’in hâlikün illâ vechehû – Allah’ın zâtından başka her şey fânidir.” sırrına mazhar olurlar.
Pes imdi, tasavvuf erbabının bir mürşide intisabında kendisine ta’lim olunan Kelime-i Tevhîd hakkında kısaca deriz ki:
“Lâ ilâhe illallah”’ta dört adet “lâm” harfi, dört adet “elif” harfi, iki adet de “hâ” harfi vardır. Bunların tamamı “Allah Azze ve Celle”nin mecmûudur. Zira Lafza-i Celâl bu harflerden teşekkül etmiştir.
Gerek nefiy cihetinden olsun, gerekse isbât cihetinden olsun, her ikisi de Allah demektir. Nefiy ile isbâtı şahs-ı itibârîdir ve mushafın hakikatına nazar iledir.
“Lâ ilâhe” gaflet ve hicâb ile, “illallah” huzur ve yakaza itibariyle “Allah” demektir. En doğrusunu Allah (c.c.) bilir.
“Efdalü’z-zikr Lâ ilâhe illallah – Zikrin en faziletlisi Lâ ilâhe illallah’dır.” fermânı, bu zikirle kişinin ne büyük mertebelere ulaşacağını ifâde eder.
Buraya kadar kısa kısa kaydedilen bilgiler ehl-i dile aittir. Biz bu eserimizde bu birkaç satırla ve ilâhilerle onları dile getirmeğe çalıştık. Anlayanlara selâm olsun.
HÛÛÛ…
Eyvallah nûra varasınız…
Cümleniz nûr olasınız!…
Nûr alasınız!…
Biz gideriz siz kalasınız!…
Ârife işaret kâfi!…
Eyvallah!…
Kemâl AKDENİZ