Sayfalar

10 Kasım 2022 Perşembe

TAKRÎZ

 

Azîz Okuyucu!

Şeyhimiz,Üstâdımız ve Mürşidimiz olan Hacı Kemâl Akdeniz Efendi hazretlerinin İlâhi ve Nutuklarının bulunduğu 1976 yılında tâb edilmiş olan "Tekke'den Gelen Ses" ve bu esere yapılan ilâvelerle 1989 yılında basılan "Akdeniz Divânı"  adlı eserlerin baskıları tükenmiş olduğundan bu eserleri internet ortamına yükleyerek erbâb-ı tasavvûf,dervişân ve muhibbân'a hizmet etmeyi murâd etmiş bulunmaktayız...

İlm-i Tasavvûf'da Bahr-i bî payân olan Üstâdımızın Gönül hânesinden süzülen hikmetlerin mecmu'u olan bu İlâhilerin bir Mürşid-i Âzâm'ın zaviyesinden tefekkür ve tezekkür etmek adına ehl-i Aşk'a  menbâ-ı feyz,sebeb-i muhabbet ve hayret olacağı kanaâtindeyiz...

Eserlerin Aslına sâdık kalınarak alınıp okunmasında bir beis olmayıp sadece Şeriât ve Tarikâtımızın müsâde eylediği Kadim Tekke Çalgı aletleri ile( Kudüm-Mazhâr-Halile) meşkine müsade edilmiş olup diğer mizmârlarla meşk edilmesine Şeyh-i Azîz'imizin rızâsı olmadığını beyân ederiz...

Kâdiri-Rufâi Dergâhı/ Kırıkkale



ÖNSÖZ (Akdeniz Divânı)

ÖNSÖZ


Tasavvûf ilminin mensuplarına bir nebze göz atarak, bu yolun yolcularının (ilmini,amelini, görüşlerini) öğrenip onlar hakkında bir karâra varılması düşüncesiyle bu yazıyı kaleme almış bulunuyoruz.

Ey azîz kardeşim! Dervişlik kisvesini giyenlere, sohbetlerinin farz, hizmetlerinin ise sünnet olduğu bütün ehlullâh beyninde ittifâk edilmiş bulunmaktadır. Zîrâ, abdestte İmâm-ı Âzam'a göre dört farz vardır: "Ellerini, yüzünü, ayaklarını yıkamak ve başına mesh vermek".Böylece yüzünü Allâh'tan gayrı olan şeylerden döndürmek, ellerini ise hırstan, hevâdan çekmek; benlik ve hayâli aklından çıkarmak...Allâh yoluna ayak basarken gerçek abdest almış olursun. İşte o vakit mihrâbın: "Pîr'in yüzü olur", denilmiştir. 

Bir de dervişlikte tıraş erkânı vardır.
Tıraş dört vuruştur: "İlki sakal, sonra bıyık, sonra baş, sonra da kaş".Bunların kendilerine has hikmet ve mânâsı vardır.
Sakal tıraşı; dünyâ muhabbetini terk etmek, bıyık tıraşı ise benlikden geçmek, kaşı tıraş ise Allâh muhabbetinden başka bütün sevgileri kalpten çıkarıp atmakdır. Saç tıraşı da ehlullâh önünde ayak toprağı olmaya işâret olarak benimsenmiştir. Bir de tasavvûf geleneğinde ip(şedd), kemend ve kemer kuşanmak bütün evliyâ arasında ittifak ile icrâ edilegelmiştir. Beline bağlanan bu kemer yünden bir bezdir, yâhut kayıştan yapılmış bağ kastedilmektedir. Şedd ile yâni bel bağı ile yedi huyun bağlanıp
yedi huyun açılması, bütün ehlullahın şiârıdır. Kemend bağlamak ise; Allâh yolunda bel bağlamaktır. Böylece gerçek bir sâlikin yedi huyu bağlanır, yedi huyu da açılmış olur. Cimriliği
ve riyâsı bağlanır, cömertliği açılır. Kibri, hiddeti, asabiyeti bağlanır, hilmi ve edebi açılır. Hırsı ve tamâhı bağlanır, kanaati açılır. Bilgisizliği, bağlanır, bilgisi açılır. Şehvetleri bağlanır, lezzetleri açılır. Şüphesi bağlanır, yakîni açılır. Bundan sonra dört şeyi; malı, makâmı, varlığı, hatta her şeyi terketmesi
lâzımdır.

Ey azîz dostum! bu sözlerime iyi kulak veresin ve kulağına küpe ederek bunları duymayıp bilmeyenlere aynen aktarmanın sana vâcip olduğunu da iyi bilesin, bu kelâmlarımızı
kitaplarda görmek mümkün değil, aşağıda arz edeceğim hizmetim esnâsında zamânın ricâl-i gayb erenleri içinde yer alan ulû zâttan öğrendiğimi kaleme aldım. Dikkatle oku ve anlamaya çalış, ileride sana da inşaallâh lâzım olur. 

Ey ârif-i şerîât ve ey tâlib-i hakîkât! Âgâh olasın ki; tarîkatımız Cenâb-ı Seyyidinâ Gavs-i Geylânî, Seyyid Ahmed el-Kebîr Rufâî, Seyyid Ahmed el-Bedevî, Seyyid İbrâhim el-Düsûkî, Şeyh Ebü'l-Hasân Aliyy'ü'ş Şâzilî tarîkiyle, silsile ile İmâm-ı Şâh-ı velâyet Ali -kerremallâhu veche (r.a) efendimize erişir.

Ehlullâh dediler ki, sülûkte on iki makâm vardır. Bu yüzden günde on iki bin kere (Lâ ilâhe illallâh) okunur. Bu on iki makâmın ilk yedisinde sâlikin kendi varlığı ve kâinâtın varlığı tamâmiyle yok olur. Sekizinci mertebede "Yokluk" (Fenâ) makâmına vâsıl olur. On ikinci mertebede ise "Birlik" (Vahdet) sırrını olduğu gibi işitir ve dahî anlar. 
Tarîkimizde erkânın çok ehemmiyyeti vardır. Bâzı sâliklerde titreme, sıçramalar görülür, hattâ elbisesini bile yırtabilir. İşte derviş bu şuûra sâhip olamadığı halde vecdlenmiş gibi hâller izhâr ederse, buna biz "Tevâcüd" ismini veriyoruz. Tevâcüd; dervişi vecde ulaştıracağı için iyi görünür. Tevâcüd, dervişânın biliş derecesindeki hâlinden başka olamaz. Vecd ise, görüş ve duyuş makâmında görülür. Oluş mertebesine vâsıl olan kimsenin hâli ise "Vücûd" sözüyle ifâde edilebiliyor. Zîrâ, yolumuz cezbe ve aşk yoludur, bunu iyi bilmek gerekir. Bâzı tarîkatlarda görüş ayrılığı görülmüşse de, hakîkâtte yine birdir. Meselâ, Melâmet tarîkine intisâb etmiş bir sâlik melâmeti en yüksek bir mertebe saydıkları hâlde, tasavvûfa bağlananlar, melâmeti ve melâmet erbâbını,mutasavvıf ve dervişandan aşağı sayarlar. (Risâlet'ül Fütüvve) eseride Ebû
Abdurrahman es-Sülemî hazretleri ve Cenâb-ı Şeyh Muhyiddin-i Arabî hazretleri, melâmeti ve fütüvveti en yüksek makâm sayanlardan olmasına rağmen (Avârif'ül-Mâârif) eserinde Sühreverdiyye pîrî olan Şihabüddin-i Sühreverdî hazretleri bu bâbda iki eser yazmış ve eserlerinde kısa da olsa bu meseleye açıklık getirmişlerdir. Özetle demişlerdir ki; Tasavûf yolunu medh-ü senâ etmiş olup, melâmet erbâbındaki zikri esas saymamaktadırlar. Ve böylece bu yolun yolcularının zikir ettiklerini kabul etmiyorlar. Biz bu bâbda çok esere baş vurduk ise de gerçekçi bir bilgiye rastlamadık.
Nitekim Bayrâmî melâmilerinden Abdurrahmân Askerî hazretleri risâlesinde, Bayramî melâmîlerinin zikir hakkındaki telâkkilerini anlatırken: "Erbâb-ı sülûk, meşâyıh- ı îzâm ve
evliyâ-i kirâm(k.s)'ın zikri üç vech üzerinedir" demiştir. İlki; zikr-i lisânîdir. İkincisi; zikr-i kalbîdir. Üçüncüsüne gelince zikr-i rûhîdir. Zikr-i lisâni; ahyâra mahsûstur ve zikr-i kâlbî; ebrâra
mahsustur ve zikr-i rûhî; envârındır.Istılâh-ı meşâyıhta "Tevâcüd" dediğimiz gerçek evliyâlara mahsustur. İnsân-ı kâmil silsilesinde olan âşıklar bunu iyi bilirler. Bundan anlaşılıyor ki, buradaki zikir sülûkun esâsı değildir. Arada bir yapılan bir
şeydir. Halbuki; sûfilerde zikir sülûkun esasıdır. Bazı tarîkatlarda yâni bizim yolumuzda (Lâ ilâhe illallâh) sonra (Allâh) ve bunu mütâkiben de (Hayy-Hû-Hakk-Kayyûm ve Kahhâr) esmâları zikredilir. Nefs yâni insanın mânevi varlığı yalnız kötülüğe meylederse "Emmâre" yaptığı kötülük yüzünden nedâmet duyar kendini kınarsa; "Levvâme", iyilikleri ilhâm eder bir hâle gelirse; "Mülheme", îmândan şaşmaz bir dereceye yükselirse; "Mutmainne", Allâh'tan râzı olursa;
"Râziyye", Allâh'ın rızâsını kazanırsa; "Marziyye", varlıklardan kurtulursa; "Sâfiyye" yâhut "Kâmile" adını almış olur.
Allâh'ın yedi isminin (Esmâ-i Seb'a) her biri sırası ile "Etvâr-ı Seb'â" (Yedi tavır) denen bu yedi dereceye ait zikirlerdir. Bu yedi isimden her birisi sâlike, gördüğü rüyâlardan derecesini ve
aştığı merâtibleri anlayan mürşîd tarafından tâlim edilir. 
Tarîkat-ı Halvetiyede ise, bu yedi esmâya bâzı (Fürûât) esmâlarının ilâve edildiğini görüyoruz; îtirazımız yok, doğrudur. Mevlevîlerde ise, yalnız lafzâ-i celâl (Allâh) ismini anmakla yapılır, bu ise sülûkun esâsı değildir. Mevlânâ hazretleri (k.s.) zamânında ise bu ismin yanında "Lâ ilâhe illallâh", "Hû" , "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh'il aliyyü'l-azîm" ve "Sübhânallâh'il azîm ve bi hamdihi" diye zikir ettiklerini görüyoruz.
Bir gün hazreti Mevlânâ'ya suâl edilmiş; "Sizin yolunuzda zikir nasıldır?" hazret : "Allâh-Allâh, biz Allâh'a mensuplarız, Allâh'tan geldik Allâh'a gidiyoruz. Zât'dan geldik, zât'a gidiyoruz" demiş. Bu bâbda Mesnevî'de bir manzûme vardır. Hazreti Mevlâna'ya göre; "Zikir, fikri harekete geçirir, işin esâsı cezbedir" demişlerdir. 

Bütün tarîkatların geleneği iki esaslı silsileyi kabul ederler, bunlardan ilki; İmâm Şâh-ı Velâyet
Aliyye'l-Mürtezâ'ya, diğeri ise, Hazreti Sıddık-ı Ekber efendimize dayanır ve onlar vâsıtası ile Cenâb-ı Risâlet Penahi (s.a.v.) efendimize çıkar. Sûfilere göre; Muhammed (a.s) Hazreti Ali'ye sesli ve âşikâr zikri (zikr-i cehrî), Hazreti Ebû Bekir efendimizede Medine'ye hicret ederken mağarada gizli zikri (Zikr-i hafî) telkin etmişlerdir. Böylece cehrî zikri esas tutan tarîkatlar silsileleri yönünden, "Alevî" hafî zikri kabul edenlerse "Bekrî" diye isimlendirilmişlerdir.

Bütün tarîkatlarda hâkim olan edebdir.Edeb, yemede, içmede, oturmada, kalkmada, yürümede, yatmada, konuşmada, ibâdetde kısaca her şeyde şart koşulmuştur.
Yürümede ayağını yere vurarak bassan, derler ki: "Her şeyin canı var, tahta ve toprak incinmez mi? Bir bak yerlere döşenmiş, bizi üstünde gezdiriyor, bizim de ona saygı ve hürmet göstermemiz, onu incitmememiz lâzımdır".Yemek yerken fazlaca şapırtdatmadan yemelidir. Eskiden dergâhlarda
dervişlere tek tek olmak üzere tâlim ettirilirdi ki, sâlik akşam yatağına yatarken ve sabahleyin kalktığında yastığını eğilerek öper ve üstüne aldığı yorganı üstüne çekerek öper ve der ki:
"Sen benim bu âciz vücûdumu muhâfaza ettin hakkını helâl et" ve gelen misafirlerin dahî ayakkabıları kapıya doğru çevrilmez, içeriye doğru çevirilirdi. Kapıya doğru çevirmek demek; "Sen bir daha buraya gelme! " mânâsına geldiğinden çok dikkat etmek gerekir. Bunun yanında içeriye çevrilen ayakkabıları giyen, evdekilere arka çevirmeden giymiş olurlar. Ve arkasını çevirmeden doğruca kapıdan çıkmaları da edebtir. Fakîr, ilk intisâbımda dört ay dergâha gelenlerin çarık ve kunduralarını çevirdiğimden bunu iyi biliyorum. Hattâ bir gün yanlışlıkla
birinin kundurasını çevirmediğimi gören şeyhim Ahıskalı Ali Haydâr Efendi hazretleri sertçe bana bakarak "Bu kimseyi dergâhdan mı kovuyorsun!" sözü hiç aklımdan çıkmaz.

Ey azîz kardeşim, tekke deyip geçmeyelim,orası cidden bir feyiz kaynağıdır. Oraya girmenin bile kendine has bir edeb ve erkânı vardır. Evvel emirde dergâha girmek için ayak çıplak olması icâb eder, bu ulû feyiz kaynağına, mânâ hânesine araba veya fayton ve benzeri şeylerle girmek edebe aykırıdır. Oraya, başı ayak yaparak, sular gibi yerlere yüzler sürerek; elsiz ayaksız gitmek gerek, fakat epeyce de uzak denilebilir bunun da kolayı var, her şey zamanla değişiyor. Şimdi bizler taksi ile gidiyoruz, ama kapının önünde iniyor ve biraz yürdükten sonra, gerek mürşidin hânesine ve gerekse dergâha giriyoruz ki, edeb böylece yerine gelmiş oluyor. Şunu unutmamak lâzımdır ki, buraya boş gelen, boş gider, onun için hiç olmazsa bir zevk almaya çalışmak lâzımdır. Kapıdan bir niyâz çekip sağ ayağının baş parmağını sol ayağının baş parmağı üstüne koyup, yani sağ ayağımızdaki ayakkabının
ucunu sol ayağımızdaki ayakkabının ucuna hafifçe dokundurup, sağ elimizin parmaklarını açık olarak kalbimizin üstüne koyup, başımız fazlaca eğilmek şartıyle belimizden îtibâren vücudûmuzu biraz öne eğelim, tamam. İşte buna "Baş kesmek" yahut "Niyâz" denir. Şimdi önce sağ ayağınızı kapıdan içeriye
atın, ve uzunca; "Hûûû", çekildimi "İzin verir misiniz" demekdir. "Destûr", deyû yine baş keserek sağ ayakla girilir,ve selâm verilir. Bu esnada sağı üste gelmek ve parmaklar açık bulunmak şart ile kollarını parmak uçları omuzlara gelecek tarzda çapraz vâri göğsüne koyar, sağ ayağının baş parmağını sol ayağının baş parmağı üstüne koyup başını biraz fazlaca eğmek üzere öne doğru eğilip ayakta niyâz eder
ve son heceleri, nefesi yettiği kadar çekerek "Hûûû-Hûûû-Hûûû" der, yâhut son heceleri, nefesi yettiği kadar çekerek:"Yâ Hûûû!"diye çağırır, bu sesi işiten mürşid: "Eyvallâh" dedikte derviş ise: "İllallâh" der, Mürşid: "Muhammed'ür Rasûlullâh" der. 

Şunu unutmamak lâzımgelir ki, her zaman ve her yerde mürşid huzûruna abdestsiz girmek edebe aykırıdır.
Bu esnada derviş, mürşidinin elini öper, üç adım geriye çekilir, oturma emrini bekler. Mürşidin işâret ettiği yere oturur.

Ey azîz kardeşim, bir nebze olsun fakirin durumundan azda olsa bahsetmeyi lüzûm gördüm. Zîrâ bu bâbda tekliflerin yoğunluğu buna sebep oldu.

1942 senesinde Çorum meşâyıhından olan, Ahıskalı Hacı Ali Haydar Efendi hazretlerine intisâb ettim. Esas itibâriyle Türkiye'de iki adet Rufâî dergâhına zamânın devlet adamlarından olan sayın Hasan Saka tarafından müsâde edildiğini üstâdım ve mürşidimin bizzât mübârek ağzından işittim.
Bunlardan bir tanesi Urfa'da hanedan-ı Ehl-i Beyt'ten olan Şeyh Necmettin hazretleri ve bir de Merzifon'un Gümüş nâhiyesinde cennetmekân Garib Hâfız ismi ile mâ'rûf olan ulû zatlardır. Urfa'da bulunan bu âli zat, Rufâî yolunu benimsemiş, fakat ne acıdır ki 1948 senesinde vefât etmiş; yerine bir halîfe bırakmamışlardır. Üstâdım ve mürşidim olan Hacı Ali Haydar Efendi hazretleri zamânın rical-i gayb erenleri arasında yukarıda söylediğim üzerine görevli ulû bir zât idi. Bu ulû zâta on sene gibi bir zaman köy, kasaba ve vilâyet seyâhatlerinde yanından hiç ayrılmadan seyâhat yaptım. Bu seyahâtlerim esnâsında târifi mümkün olmayan olaylarla karşı karşıya kaldım, gerçekden meşâyıh ile seyâhat çok zordur, buna sabır ve metânet yanında şeyhine çok bağlı olmayı gerektiriyor. Yukarıda sözünü ettiğim Urfalı şeyh Necmettin hazretlerinin durumunu üstâdım anlatmış, büyük bir zât olduğunu söylemişlerdir. İkincisi Garib Hâfız ile çok yakın bir dostluğum vardı. Her sene üç dört defâ üstâdımın emri ile ziyâretim olmuştur. Bu ulû zâta Devlet-i Osmanîyye tarafından yapılmış büyük bir medresede bilâveled ikâmet etme izni verilmiş. Hattâ müzesine bir top mermisi yaparak götürdüm, çok memnun olup duâda bulundular ki, cennetmekânın himmetine nâil olmuşumdur. 

Bu âli zâtlar hiçbir zaman devletin aleyhinde olmadığı gibi siyâsete aslâ karışmaz ve bize de karışmamıza izin vermezlerdi. Şu bir gerçektir ki, 1957 senesinde vefât eden üstâdımdan bu kadar hizmetim esnâsında hiç bir kimsenin aleyhinde konuştuğunu görmedim ve duymadım. Şu meşhûr sözü kulağımdan çıkmaz: "Eller yahşî biz yamân, eller buğday biz saman"

Bu esnâda Tarîkat-ı Kâdiriyye ve Rufaiyye'den "Nakiblik" ve 1955 senesinde ise yine Kâdirî ve Rufaî tarîkatından "Nukabâlık" icâzeti aldım. Nukabâlık icâzetim esnâsında şu anda Çorum'da yaşayanlar mevcuttur. 

Netice îtibâriyle sülûkumu ikmâl ederek huzûr-u Rasûlullâh'ta Cenâb-ı Pîr Gavs-i Geylânî, Seyyid Ahmed er-Rufâî, Seyyid Ahmed el-Bedevî, Seyyid İbrâhim el-Düsûkî, Şeyh Ebü'l-Hasan Aliyyü'ş Şazilî ve şeyhim üstâdım Hacı Mustafa Efendi, şeyhim üstâdım Hacı Ali Haydar Efendi ve büyük şeyhim üstâdım el-Hâc el-Hâfız Ebû Bekir Sıddık, hazerâtının bulunduğu (mânevî) bir meclise girdim. Cenâb-ı Risâlet Penâh (s.a.v.) efendimiz bizzât İmâm-ı Şâh-ı Velâyet'e dönerek; "Tamâm hilâfetini verin", fermânı üzerine, cennetmekân Hacı Mustafa Efendi bizzat Kırıkkale'ye gelerek: "Hilâfet merâsimini burada mı yapalım,yoksa Çorum'da mı?" dedikde, âile efrâdım:" Burada yerimiz müsâit değil, müsâde ederseniz Çorum'daki annemlerin avlusu geniş orada olsun" dendi ve kabul buyurdular ve hemen acele yapmamı istediler. Böylece denildiği gibi, yedi yüz den fazla bir kalabalık içinde kemer kuşanıp hilâfet aldım. 
Hattâ Çorum Hıdırlık Şeyhi olan cennetmekân Abbâs Baba ve Merzifon Gümüş'de oturan Gârib Hâfız bizzât tebrik edip dûa ettiler. Ve Gârib Hâfız: "Bu gece birinin başına mürşidlik tâcı giydirdiler, ben de bu kimdir diye, yanaştığımda seni gördüm çok memnun oldum" dediler. 

Şu bir gerçekdir ki tasavvûfta, mânevî makamlar inkâr edilemez, inkârı ise mânen zarar getirebilir.
Bu mânevî makamlar, 13 Temmuz 1341 tarihli Resmi gazeteyle neşir ve ilân edilmiştir. Kanun sayısı 243. K. no,: 677,üçüncü tertip düstur, Ankara-Devlet Mdt. 1944 VII. s. 113).Kanun lâyihası ile tekke ve zâviyelerin feshi ile, Şeyh, Dede, Baba, Nukabâ, Nücebâ, Nakîb, Müridlik lâkabları kaldırılmıştır.
Bunu buraya almama gâye odur ki, bize bâzı kimseler tarafından sordular: "Bu gibi makamları bilmiyoruz, neyin nesi?" demelerine karşılık vermekden başka değildir. Zîra altmış dört sene gibi uzun bir zaman olmuş bu tasavvûf mektebinin kapanması, ve gelmiş geçmiş meşâyıh hazerâtı yerlerine bir kimsenin geçmesi için hilâfet vermemişlerdir. Yine şeyhim üstadım Hacı Ali Haydar Efendi'nin emirleriyle yirmiye yakın meşâyıh ziyâretinde bulundum, bu ulû zatlar ne acıdır ki, yerlerine bir halîfe koymadan vefat etmişlerdir. Zira âyet-i Kur'âniye'deki:"Emâneti ehline verin" fermânına uymuşlardır.

Şunu hiç akıldan çıkarmamalıdır ki, hilâfete mazhâr olmuş bir mürşidin hilâfeti geri alınmaz, ve dahî böyle bir şeyde konuşulamaz, böyle bir harekette bulunulmamasında bütün evliyâ ittifâk etmişlerdir. Yalnız bir mürşid nakîb ve nukabâ icâzeti almış kimselerden cezâ-yı mûcib olarak icâzetlerini alabilir.Yalnız nukabâ makâmına kadem basmış ulû zâtlardan icâzetinin alınması üç şey ile mümkün olabilir, dediler. Birincisi şeriâtın aleyhinde sözlerde bulunması, ikincisi ise dünyâ ile meşgûl olup, ibâdet ve evrâdını terk ettiği gibi mürşidin aleyhinde bulunması, ihvân ile ilgisini kesmesi gibi, üçüncüye gelince, mezhebleri inkâr cihetine gitmesi, ve sünnetleri terketmesi gibi hareket edenlerden alınabilir. Yoksa keyfe meâşa nefse uyup veyâhut, bir çok gammazların sözleriyle alınması mümkün, değildir. Zîrâ, nukabâ makâmı yer yüzünde bir kadro meselesidir. Kitabımızın içinde bu bâbda bilgi olduğundan buraya geçmeyi luzûm görmedik. Yalnız nukabâ taifesinin Şam'da otuz sekiz adet olduğunu biliyorum, diğerlerini buraya almaya lüzum görmedik. Şu anda, bizim makamımıza yedi adet Nukabâ kadrosu verilmiş bulunmaktadır. İnşaallâh yakın bir zaman içinde bir iki bu ulû zâtların çıkması için duâ ve niyâz ediyorum. 

Ey azîz kardeşim, bâzı câhil kimseler: "İki şeyh bir arada olmaz" derler, bu gibi kelâmlar ya kasıtlı veya bilmeyerek sarf edilen sözlerden başka olamaz. Bu gibi mesnetsiz sözler kulağımıza kadar gelmiş olduğundan buraya parmak basmak mecbûriyeti doğdu.Fakîr, bu gibi kimseleri hoş karşılıyorum, ammâ velâkin makamların "Hoş geldin" demeyeceklerini de iyi biliyorum. Bu bir ilim meselesi olduğu kadar da târihi bilgiye dayanır. Zîrâ, yakın zamânımızın büyük velilerinden olan Şeyh Hacı Bayrâm-ı Velî (k.s) hazretleri, Aksaray'da Şeyh Somuncu Baba'ya intisâb ederek sekiz sene hizmetten sonra sülûkunu ikmâl edip, hilâfet alarak irşâd maksadıyla şeyhinin emriyle Ankara'ya gönderilmiştir. Bu ulu velînin Ankara'da yeniden "Bayrâmiyye" ismi altında tarîkat kurduğunu görüyoruz. Bu durum Somuncu Baba'ya aktarılınca; "Evet,mürşîd olmuş olan kimseler şeyhinden mânen kopmuş sayılır ki; bunda bir sakınca olamaz" buyurmuştur. 
Ve bunun yanında, Hacı Bayram-ı Velî'den sülûkunu ikmâl edip hilâfete mazhâr olan Akşemsettin ile Eşref oğlu Rûmî hazretleri herkesin mâlumlarıdır. Bunlarda henüz şeyhi Hacı Bayrâm-ı Velî hayatta iken, Eşref oğlu Rûmî (k.s.) yeniden alenî olarak,"Eşrefiyye-Rûmiyye" ismi altında tarîkat kurmuş, "Pîr-i Sânî" olduğunu ifşâ etmişlerdir. Bunları müteâkip bir de Şeyh Mevlânâ Celâlettin-i Rûmî hazretleri, sülûkunu ikmâl eden Hüsâmettin Çelebi hazretlerine hilâfet vermiştir. Hazret-i Pîr Cenâb-ı Mevlânâ (k.s.) hazretlerinin şu meşhûr kelâmınıda unutmamak lâzımdır. Buyurdular ki: "Ey Hüsâmettin, şu anda sen de benim gibi mürşîd oldun; fakat, iki arslan bir postta oturması mümkün değil, Hüsâmettin sana karşı sevgim büyüktür, ayrı olmama gönül râzı değil, gel sen mürşîd ol, ben sana tâbi olayım da ayrılık olmasın" sözü Mesnevî'de görülmektedir.
Gerçekten o günden îtibâren Hüsamettin Çelebi dergâha sâhip olmuş, çok büyük hizmetler yapmıştır.

Buna benzer çok meşâyıh vardır; bunları buraya almaya lüzum görmedik, bu kadarı ehl-i dile kifâyet eder zannındayım. Kısaca deriz ki: Hilâfete mazhar olan ehl-i sülûk sultanları şeyhinden manevî olarak ayrılır. Misâl olarak şeyhim, üstâdım Ahıskalı Hacı Ali Haydar Efendi hazretlerinden, Tarîkat-ı Rufâiyye'den hilâfet alan İskilipte "Uludereli" ismi ile mâ'ruf Hacı Mehmed Efendi ve yine İskilip'ten Terzi Hacı Mehmed Efendi, Rufâiyye'den hilâfet aldılar. Vefât edene kadar kendi başlarına görevlerini yürüttüler. Fakat ne acıdır ki, yerlerine bir halîfe bırakmadan vefât ettiler. Kabirleri nûr olsun. Fakîr, bu iki ulû zâtları yakînen bilir, üstâdımın emirleriyle sık sık ziyâret ettiğim olurdu. Hattâ Merzifon'da eczâcı olan Rahmi Bey'e, Uludereli Hacı Mehmed Efendi'nin Nukabâlık icâzeti verdiğini yakînen biliyorum. Yakın zamanda Ankara'ya göç eden Rahmi Bey cennetmekân bize kadar gelerek Nukabâlık dersini yenilediler.

Meşâyıh dediler ki; hilâfete mazhar olan bu ulû kimseler evvelâ meratiben; Çavûş, Nakîb, Nukabâ mertebelerini geçtikten sonra, ancak hilâfet alabilir, bütün evliyâ bu hususta ittifâk etmişlerdir. "Gayrısı geçersiz" dediler. Zîrâ, tepeden inme hilâfet alan şu ana kadar görülmüş değildir! 

Ey azîz kardeşim, gerek "Nakîb", gerek "Nukabâ" ünvanları tarîkat-ı Kadiriyye, Rufâiyye, Bedeviyye, Düsûkiye, Şaziliyye'de bu isimlerle adlandırılır. Bektaşiyye'de, Mevleviyye'de, Halvetiyye'de, Nakşîler'de, Kalenderiyye'de ise Nakîbe; "Zâkîr", Nukabâ'ya ise ;"Nücebâ" isimleriyle, icâzet verdiklerini görüyoruz. 
Kısa da olsa ehl-i sefâya bir nebze olsun gerçekleri dile getirdik.

Şu gerçeği söylemeden geçemiyeceğim, Allâh rızâsı için bu yola baş koyan azîz kardeşim! bir nebze fakiri dinle de kendi benliğine gel, şu sözlerim hak sözdür. 
Samîmiyetime inan ve cân-ı gönülden dinle; ondan sonra kendin karar ver.

Büyük şeyhimiz Mısır-Tantâ'dan gelen el-Hac el-Hâfız Ebû Bekir Sıddık (k.s.) Efendi hazretleri, 1344 senesi Ramazân-ı Şerîf'in on beşinci cumâ gecesi vefât ettikleri cümlemizin mâlumudur.
Bu âlî zât bir gece âlem-i mânâsında, Cenâb-ı Hakk Teâlâ hazretleri: "Ey Hacı Bekir kulum! bugün ömrün hitâm buldu, ben Azimü'ş şân rahmetimden sana otuz sene daha ömür ihsân ettim" fermânı karşısında Cenâb-ı Hakk'a Hacı Bekir Baba hazretlerinin, şu şekilde talepte bulunduğunu görüyoruz: "Yâ Rabbe'l-âlemîn! benim sen Azîmü'şân dan niyâzım odur ki, benim dergâhım kapanıp sona ermesin" dedikde, Cenâb-ı zü'l celâl hazretleri: " Ey kulum, Bekir! senin tarîkin kıyâmete kadar, devâm edecekdir", İkinci isteği ise: "Yâ Rabbe'l-âlemin! bana tâbi olan ihvânım çok zayıftırlar, tahammülleri de azdır, sen Azîmü'ş-şân dan dileğim odur ki bunların musîbetleri, imtihânlarını hâneleri içinden zuhûr ettir, zîrâ taşradan gelen belâ ve musibetlere tahammülleri yoktur"; dedikde cevâben Cenâb-ı Hakk Teâlâ hazretleri:" Bu niyâzınıda kabul ettim" buyurmuşlardır.
Gerçekten bize tâbi olan kardeşlerimizin çektikleri musîbetler, ya oğlundan veyâ kızından, veya ailesinden veyâ ana babasından, kısaca akrabâsından ola gelmiştir... 
Sabah olunca, bu gördüklerini bütün ihvâna hikâye etmişlerdir. İnancı kısa olan bâzı kimseler bu söz karşısında, tarih atmışlardır, "Bakalım doğru mu çıkar"endişesi ile...Gerçekten Hacı Bekir Baba hazretleri otuz yıl sonra aynı tarihte vefât etti. Bunu görenler gerçekten bir velî olduğunu kabul etmişlerdir.
Yukardan beri arza çalıştığım olayı, Çorum'da duymadık kimse kalmamıştır. Bunun yanında gerek üstadım ve mürşidim Hacı Ali Haydar Efendi, ve gerekse Cürünün Hacı Mustafa Efendi hazretleri defâlarca dile getirmişlerdir.

Kısaca deriz ki, kardeşim onun bunun yalan yanlış sözleriyle, sağa sola sarkıp nâkıs kimselere tâbi olma, durma gelesin bu dergâh senin öz yuvandır, sahip çık. Zîrâ, rûz-i cezâda Cenâb-ı Hakk bana bunu sormaz inşaallâh, bizden ifşâ etmek, gerçekleri dile getirmek, sizlerden gelip samîmi olarak el tutmak olacakdır, şu anda bizden gayrı bu dergâhın sâhibi ve önderi yoktur, bunu iyi bilmek lâzımdır. 

Yukardan beri gerçekleri samîmi olarak dile getirdik, şu anda bizim görevimiz ikmâl olmuştur.

En doğrusunu Cenâb-ı zü'l celâl ve'l-
kemâl hazretleri bilir...

HÛ! EYVALLÂH, NÛRA VARASINIZ, 
NÛR ALASINIZ, NÛR OLASINIZ... 

Hâdim'ül Fukarâ
el-Hâc Kemâl AKDENİZ

9 Kasım 2022 Çarşamba

ÖNSÖZ ( Tekke'den Gelen Ses)

الحمدُ للهِ ربِّ العالمين، والصلاةُ والسلامُ على رسولِنا محمّدٍ وعلى آله وأصحابِه وذريّاته وأهلِ بيتِه أجمعين.

Pes imdi, bu kitapta yazılan ilâhîler ve seslenişler ehl-i dil’e gönül uyanıklığı vermek, aşk ve şevk ehline hizmet etmek gâyesiyle yazılmıştır. Böylece sûfiyye tâifesine bir nebze hizmet edilmiş olup, eğer ufak tefek bazı kusurlarımız görülürse, bunların da yine tasavvuf erbâbınca müsâmaha ile karşılanmasını hassaten ricâ ederim.

Bu hususu iyi bilmek gerekir ki, insanoğlunun en eşrefi, enbiyâ hazerâtıdır. Yine peygamberler zincirinin en eşrefi de aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz’dir. Bunlardan sonra, insanların en şereflileri ehl-i beyt ve ashâb-ı kirâm hazerâtıdır.

Nitekim: «İnnemâ yürîdullâhu liyüzhibe ‘ankümü’r-ricse ehle’l-beyti ve yutahhiraküm tathîrâ» âyet-i celîlesi bunu açıkça haber vermektedir. Daha sonraları ise Tâbiîn ve meşâyih hazerâtıdır. Meşâyih hazerâtı, tasavvuf erbâbındandır. Yeri gelmişken, burada tasavvuf erbâbından kısaca bahsetmeyi münâsip görüyoruz.

Bu bâbda şu âna kadar çok sözler söylenmiş, çok eserler yazılmış ve gönül erbâbına çok hizmetler edilmiştir. Müfessirlerin, muhaddislerin, fukahânın, muhakkiklerin ve büyük İslâm ulemâsının açıkladığına göre: Allah’a yönelerek çeşitli riyâzatlarla ruhu terbiye etme ve onun çeşitli kâbiliyetlerini geliştirerek Allah’a yaklaşmaya çalışma işine “tasavvuf” denilmiştir.

Kehf Sûresi’nin on üçüncü âyetinde: «Rabıtna ‘alâ kulûbihim» (Onların kalplerine rabıta verdik) buyrulmaktadır. Peygamberlerin hayâtı bile ruh terbiyesine açıkça delâlet etmektedir. Hattâ, Peygamberimiz aleyhisselâm’ın Hira dağında yalnız başına geçirmiş olduğu ibâdet anları da bunun açık ve bariz bir delilidir.

Zaman zaman mânevî ve rûhî terbiye usûlüne karşı çıkan bazı zâhir ulemâsı olmuşsa da, sonunda onların çoğu da tasavvuf ehlinin görüşlerini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Aslında zâhir ulemâsının kâmil meşâyıha itirazları, kendi kalplerinin fâsid oluşundan değildir. Bilâkis, kâmil şeyhlerdeki bazı ahvâli, ilk anda olduğu gibi görememeleridir.

Nitekim İmam Gazâlî (kuddise sirruhû) buyuruyor ki:
“Biz, önceleri tasavvuf büyüklerinin bazı hareketlerini red ve inkâr ederdik. Fakat zamanla, Hakk’ın onlarla beraber olduğunu açıkça müşâhede ettik.”

Evliyânın baş tâcı Cüneyd-i Bağdâdî ise meselenin iç yüzünü şöyle açıklamaktadır:
“Tasavvuf erbâbı, zikir esnâsında bazen öyle bir dereceye gelir ki, o anda yüzlerine kılıç çalsanız aslâ farkına varmazlar.”

Âyet-i celîlede şöyle vârid olmuştur:
“Onlar Allah’ı zikrettikleri vakit bütün azaları titrer.”

Kehf Sûresi’nin 28. âyetinde ise şöyle buyurulmaktadır:
“Habîbim! Sabah ve akşam Allah’ı zikreden sahâbîlerinle birlikte ol. Onlarla zikre devam et, sabret.”

Bir kudsî hadîste Allah Teâlâ (C.C.) şöyle buyurmaktadır:
“Ene celîsü men zekeranî – Ben, beni zikredenle beraber otururum.”

Kitâbü’l-Hitâb isimli eserin 243. sahîfesinde ise şöyle bir hâdise anlatılır:
“Bir ara İblîs son derece zayıf ve cılız bir vaziyette görülür. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda şu cevâbı verir:
‘Beni bu hâle, Allah yolunda cehren zikredenlerin zikri koydu.’”

İblîs’in bu cevâbı, zikir ve tasavvuf erbâbının yolunu ve kıymetini açıkça ortaya koymaktadır. Tasavvuf ehlinin eriştiği bu yüce makamlara, hep onların edebi ve irfânı sayesinde ulaşılmıştır.

Cenâb-ı Hak Kitâb-ı Kur’ân’da: «Mâ ferratnâ fi’l-kitâbi min şey’in» (Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık) buyurmaktadır.

Tasavvufta esas, hem zâhirî hem de bâtınî âdâba uymaktır. Âdâba uymayan kimseler sûfîlerin arasında bulunsalar da aslâ onlardan sayılmazlar. Benliğinden sıyrılamayanlar, kurb-i ilâhî sahrasında aslâ yol alamazlar.

Zâhirin ve arazın şerefi, akıl cevheridir. Akıl, insanın nefsini bağlayan bir kuvvettir. Eğer kişinin aklı, nefsini kayıt altına alırsa ona haddini tecâvüz ettirmez. Akıl, kendine düşen vazifeyi yapmaz ve başıboş kalırsa, ona artık akıl denmez.

Aklın mertebelerinden birincisi, sahibini yalancılıktan ve bencillikten korumasıdır. İlâhî va’z her müslümanın kalbinde mevcuttur. Kişinin vâiz ve nasihatçisi önce kendi içinde bulunmalıdır. Hep dışarıdan gelen va’z ve nasihat, kişiye fayda vermeyebilir.

Onun için mü’min, kendisine doğru yolu gösterebilecek bir vaiz ve nasihatçiye yine kendisinde sâhip olmalıdır. Bu ise akl-ı selîm ve fitne-fesâd duygularından arınmış bir kalbdir.

Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
“İnsanda bir et parçası vardır ki, eğer o sâlih olursa bütün beden sâlih olur. Eğer o fâsid olursa bütün beden fâsid olur. Dikkat edin! O kalbdir.”

Sûfî, o kimsedir ki; kalbi mâsivâdan, yani Allah’tan başka her şeyden arınmış, alâkasını kesmişdir. Böyle olmakla beraber, o, kendinde diğer insanlardan hiçbir üstünlük görmez. Enâniyeti atmış, benliğinden geçmişdir. Mâsivâya nazardan beri ve pâk olan kişilerin ahlâkı hep böyledir.
Ey azîz, şunu unutma ki, sen nefsinle aynı şey değilsin. Sen başkasın, nefsin başkadır. Nefsin senin gayrindir. Nitekim başkaları da senin gayrindir. Gördüğün, şeklini seyrettiğin, kalbinden geçtiğini hissettiğin bütün şeyler mahlûktur, fânidir; Hak olmadığı gibi, Hak Teâlâ’nın da gayrıdır. Cenâb-ı Hak, efkâr ile keyfiyetlendirilemez, her şeyden münezzehtir.

Yine Allah (c.c.), sözlerle ve ifâdelerle idrâk olunmaz. Bunu böylece iyi bilesin. Bizler neyiz? Hep fânileriz. Hep çıplağız, meğer ki Allah giydire. Hep açız, meğer ki Allah doyura. Aklı kendisine yâr olan kişinin, Herem-i İlâhî’nin kapı halkasına yapışmaktan başka çıkar yolu yoktur. İster darlık zamanı olsun, ister bolluk zamanı olsun, her hâlükârda bu kapıya ilticâ etmeliyiz.

Âyet-i kerîmede şöyle vârid olmuştur:

> “Ve emmâ men hâfe mekâme rabbihî ve nehen nefse anil hevâ fe innel-cennete hiye’l-me’vâ.”
(Rabbinin azametinden korkup kendisini hevâî-nefsânî fiil ve hareketlerden alıkoyanlara gelince, hiç şüphe yok ki onların mekânı cennettir.)



Sakın nefsine uyup da Allah’a -hâşâ- isnâd ve iftirada bulunmayasın. Nitekim âyette gelir ki:

> “Ve men azlemu mimmenifterâ alallâhi keziben...”
(Allah’a yalan isnâd edenden daha zâlim kim vardır ki!)



Gerçekten bu cihanda, ulûhiyyet aleyhinde yalan söyleyip isnâdlarda bulunanlardan daha zâlim ve daha bedbaht bir kimse düşünülemez.

Hallâc-ı Mansûr (k.s.), hâlâ dillerde söylenen “Ene’l-Hak” sözüyle vehmen hatâya düşmüştür. Nitekim Gavsü’l-A‘zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî (k.s.) Hazretleri’nin bu bâbdaki bir sözü meseleyi açıklamaktadır:

> “Eğer Hallâc-ı Mansûr benim zamanımda olsaydı, o âlem-i berzahta onu hatırlatırdım...”



Pes iyi bilinmelidir ki, mukarrabîn zümresine dâhil olduğu hâlde kalbinde Allah (c.c.) korkusu yerleşmeyenler, kim olursa olsun kahr-ı ilâhîye uğramışlardır. Zâten, kuyuya körlerden başka kim ayak basar ki!

İmdi bilinmelidir ki:

> “Yâ eyyühen-nâsü entümü’l-fukarâu ilallâh.”
(Ey insanlar! Sizler mutlak sûrette Allah’a muhtaçsınız!)



fermân-ı ilâhîsi gereğince tasavvuf, yani mâneviyât ve hâl ilmi, diğer bir ifadeyle bâtın ilmi herkese lâzımdır. İşte meşâyihin ilmi de budur.

Kehf Sûresi’nin 65-81’inci âyetlerinde anlatıldığına göre, Mûsâ (a.s.) karşılaştığı Hızır’a şöyle demişti:

> “Sana öğretilen ilimden bana bir yol öğretmen için sana tâbi olabilir, seninle birlikte bulunabilir miyim?”



Hızır (a.s.) da Hz. Mûsâ’ya şu cevabı vermişti:

> “Sen benimle bulunmaya dayanamazsın. İç yüzünü bilemediğin bir şeye nasıl tahammül edebilirsin!”



İşte Hızır (a.s.)’ın bu sözleri, sözünü ettiğimiz hâl ilminin ehemmiyetini beyan etmektedir.

Mesele böyle olunca, sünnet-i seniyyenin hilâfına sarf edilen her söz bâtıldır.

> “Ve men ya’şü an zikri’r-Rahmâni nukayyid lehû şeytânen...”
(Kim Rahmân’ın zikrinden gâfil olursa, biz ona bir şeytan musallat ederiz...)



fermân-ı ilâhîsinde gafillere şeytanın musallat olacağı beyân buyuruluyor. Bunun içindir ki, edeplerde en önde gelenler tasavvuf erbabıdır, yani bugünkü ifadeyle dervişân zümresidir.

Şânı yüce olan Allah şöyle buyurur:

> “İnnemâ yahşallâhe min ibâdihil-ulemâ.”
(Allah’tan hakkıyla ancak âlimler korkar.)



Allah’tan havf ve haşyet ilminin temeli ise tasavvuftur. Tasavvuf erbabının bütün uğraş ve gayretlerinin gayesi nefsi tezkiye etmek, yani kötü ahlâk ve menfî temayüllerden temizlemektir.

İnsanoğlunun nefsi dâima kötülüğe meyyâldir. Nitekim şânı yüce olan Allah, Yûsuf (a.s.)’dan hikâyeten bir kelâmında şöyle buyurur:

> “İnnen-nefse leemmâratün bis-sû’.”
(Şüphesiz nefis, daima kötülüğü emreder.)

Hadîs-i şerîfte şöyle vârid olmuştur:
«Men ‘arefe nefsâhû fekad ‘arefe Rabbehû.»
(Nefsini bilen, Rabbini de bilir.)

Kişi kendi nefsini bilince, Allah ile arasında başka bir şey kalmaz. Ancak bütün bu çalışmalar mutlaka bir mürşid-i kâmilin nezâreti altında yapılmalıdır. Bu iş, kendi kendine olmaz.

Nitekim denilmiştir ki:

«El-hâlü lâ yûrafu bil-kâl» – Hâl, sözle bilinmez.

Kişinin matlubu bir olursa, bilinmelidir ki cihan onundur.
(«İlâhî, ente maksûdî ve rızâke matlûbî!» – Ey İlâhî, Sen maksûdumsun, Senin rızân matlûbumdur.)


Meşâyih, zahirde şeriatın emrinden ve çerçevesinden kıl payı bile ayrılmazlar. Bâtında ise muhabbet ateşi yanmaya devam eder, asla sönmez. Yürekleri zikrin şiddetinden âdeta kebap olmuştur. Allah (c.c.), onlara hidâyet yollarını öyle açmıştır ki, kendilerine havlayan köpekler uyuz olurlar.

Kim ki bu Allah dostlarının aleyhinde konuşur, gıybet ederse perişan olur, mahvolur. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın şu kelâmı bu hususu belirtmektedir:

«İnnallâhe yudâfi‘u ‘anillezîne âmenû.»
(Allah, iman edenleri müdafaa eder.)


Yine bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

«En-nebiyyu evlâ bil-mu’minîne min enfusihim.»
(Peygamber, müminler için kendi canlarından çok daha evlâdır.)


Ki onların müdafaaları ancak Peygamberimize râcidir.

Tasavvuf yolunu tutan bu zâtlar, kendilerini Fahr-i Kâinat Efendimiz’de fânî kılmışlardır.

Şimdi sırası gelmişken, sûfiyye tabakasının önderliğini yapan meşâyih-i kiram hazerâtından da biraz bahsedelim:

«Kalbü’l-mü’minî ‘Arşullâh»
(Müminin kalbi Allah’ın Arşıdır.)

Bu hadîs-i şerîfe göre, müminin kalbi Allah’ın Arşı hâline gelir veya öyle olduğu anlar olur.

Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) der ki:
– Ben Rabbimi, Rabbimle gördüm. Bana “Sen kimsin?” dedi. Ben de, “Sensin,” cevabını verdim.

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin bu bâbda Allah’a olan arzı ise şöyledir:
– Yâ Rabbi, Senin yüceliğin benim boyumu yükseltti. Aşkınla biri bin yaptım. Sen, “kendin” olduğun müddetçe içinde dolaşırdım. Sen benden olunca ise, kendi kendimi dolaşıyorum...

İşte tasavvufta büyük merhaleler katetmiş olan bu zevât-ı kiram, bütün zorluk ve güçlüklere rağmen sonsuz sabır ve tahammülleri sayesinde mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Ancak Peygamber Efendimiz’den irşada izin verilmiş olması şart koşulmuş, izinsiz irşad bâtıl sayılmıştır.

Bütün ehlullah, bir mürşid-i kâmil elinde sülûkun tamamlanmış olmasını ve ayrıca Fahr-i Kâinat Efendimizin hilâfetine mazhar bulunulmasını ittifakla beyan etmişlerdir.

«Ricâlün sadekû mâ ‘âhedullâhe ‘aleyh» fermân-ı ilâhîsine uygun olarak, ehlullah bütün gayretleriyle ibadetlerin en zorlularını yapmışlar, uykudan bile geçerek gecenin o derin karanlıklarında Allah’a ibadetle meşgul olmuşlardır.

Bu zevât-ı kiram “bast” hâline düçar olurlar ki, o andaki manevî zevk ve neşeyi hiçbir şeye değişmezler. Meşâyih olanlar ise, o anda post üzerinde Hak Teâlâ’ya yakarmaktan bir an bile inhiraf etmezler.

İşte bu sayededir ki:

«İnnâ lâ nudî‘u ecre men ahsene ‘amelâ.»
(Yani: Biz –Allah–, ameli güzel yapanların ecrini zayi etmeyiz!)

Fermân-ı ilâhîsine mazhar olurlar.

Bu gerçekler ışığı altında, gönül ilmini böyle hakikî mürşidlerden öğrenmenin zarureti ortaya çıkar.

Denilirse ki: “Böyle zevâtı nerede bulalım?” – İşte bu noktada şu hususu iyi bilmek lâzımdır ki, bu âlemde aldanan kişi, ömrünü ibadetsiz ve itaatsiz geçiren kişidir.

Mertebelerin ikincisi zâhidliktir. Zâhidlik, kişiyi Cenâb-ı Hak’tan meşgul eden ne varsa, onların hepsine sırt çevirmektir. Kendisini Allah’a kavuşmaktan alıkoyan her dünyevî meşguliyete sırt çeviren kişi, zâhidlik mertebesine ermiş olur.

Üçüncüsü ikbâl mertebesidir. Bu mertebede bulunanlar, Allah’a olan muhabbet ve sevgilerinden ötürü daima O’na yönelirler.

Dördüncüsü mürüvvet mertebesidir. Bu mertebeye erenler, Mevlâ’dan başka hiçbir şeye asla teveccüh etmezler.

Beşincisi kuvvet mertebesidir. Bu mertebede bulunanlar, Allah’tan kuvvet talep edenlerdir.

Görülüyor ki, Allah’a yakın olanlar ne gibi hâller içinde bulunuyorlar.

Rivayet edildiğine göre, Cenâb-ı Hak bir defasında Dâvud (a.s.)’a hitaben şöyle buyurdu:

“Yâ Dâvud! Beni bilenler, Beni talep edenlerdir. Beni talep edenler de şüphesiz Beni bulurlar. Bunlar, Benden başkasına asla gönül vermezler ve Benden başkasını asla sevmezler...”

Pes, imdi, gel bu halkaya sen de gir. «Vettebi‘ sebîle men enâbe ileyye» âyet-i kerîmesinin ışığı altında sûfî ol ki, biz de sana “sûfîdir” diyelim.

Tasavvuf önderliği olan meşâyihlik, babadan oğula mîrâs kalmaz. Âbâ ve ecdâddan evlâda teselsülen intikal etmez. Eğer böyle olsaydı, hilâfet, Hazret-i Şâh-ı Velâyet Efendimiz Aliyyü’l-Mürtezâ’ya intikal ederdi. Çünkü Fahr-i Âlem Efendimize en yakın olan odur. Böyle olduğu hâlde hilâfet Hz. Ebûbekir Sıddîk Efendimize intikal etmiştir. Bu hususu iyi anlamalı ve bir kısım iddia ehlinin yersiz sözlerine aldanmamalıdır.

Ne yazık ki, zamanımızda dâvâ ehli çoğalmış, dünyâ metâı için gönül ehlinin postuna bürünenler zuhûr etmiştir. Halkın sırtından geçinmeyi kendilerine meslek hâline getiren bu kişilerin, gelmiş-geçmiş hakikî meşâyihle uzaktan-yakından hiçbir alâkası yoktur. Esas gayeleri dünyalık toplamak olan bu sahte şeyhlerin en bariz vasıflarından biri de, kendi halkaları dâhilinde bulunmayan bir mürşid-i kâmile ve müntesiplerine akla hayâle gelmeyen bühtan ve iftiralar atmaları, her çeşit yalanı rahatlıkla söylemeleri, zındıklığın ve küstahlığın en koyusuna tevessül etmeleridir.

Meşâyih hazerâtının gayet vâzıh ve açık sözleri bulunduğu gibi, kapalı yönleri olan bazı kelâmları da vardır. Binâenaleyh, bu hususu da bilmeli ve ona göre hareket etmelidir. «Kemâ tekûnû yüvellâ aleykum» yâni sizler nasıl iseniz, başınızdakiler de öyledir. Sen nasıl bir kalbe sâhibsen, meşâyihin dilinden çıkan da ondan öteye geçmez.

Bu zamanda, haktan tamamen uzaklaşmış toplulukla alâkayı kesmelidir. Zira haktan tamamen uzaklaşanlarla ünsiyet eden, Allah Teâlâ’dan uzak kalır. Bu hususa riâyet etmeyenler aldanır ve sonunda nedâmet duyar, pişmanlık yaşar.

Sakın ha! Beyazlaşmış saçlarını kına ile boyayıp da “saçım kırmızı!” diyenlerden olma.

Tasavvuf ehline yakışan odur ki, dervîşân tabakası; tâbi olduğu mürşidinin hizmetinde sıdk ile buluna, hiçbir zaman makam talebinde olmaya, her işi Allah Teâlâ’nın rızâsı için yapa; gıyâbında dâima şeyhinin şeref ve haysiyetini koruya, huzurunda gerekli hürmet ve ta’zîmden geri durmaya, mürşidinden aldığı emir ve ta’lîmâta göre amel ede.

Sakın ha, sen dervişlik iddia edip de, «minellezîne ya’lemûne velâ ya’melûn» yani bilip de amel etmeyenlerden olma. Zira ilimden gaye, amel etmektir. Aksi hâlde, bu kişinin helâkine sebep olur. «İnne eşeddünnâsi azâben yevmel-kıyâmeti âlimün lem yenfe’hullâhü bi ilmihî» yani kıyamet günü insanların en şiddetli azaba dûçâr olanları, bildiği ile amel etmeyenlerdir. Yani ilmiyle âmil olmayanlardır.

Onun için, gel sen de ilmini Hakk’a teslim et de kurtul. Öyle olasın ki, kendini dahi oradan çıkarasın. İşte o zaman seni vuslat kapısından içeri alırlar.

Aslında aradığın yanındadır, senden ayrı değildir. Fakat sûreti yok ki göresin; hazır değil ki idrâk edesin; zâhir değil ki gözle görmek mümkün olsun; bâtın değil ki inkâra mecal bulunsun. Mukayeseden hiç değildir, misâl tasavvur edilemez. Eşyanın vücûdu O’nunla kâimdir. Eşyaya O’ndan daha yakını yoktur. Eşya ile hiç münâsebeti yoktur, fakat ondan uzak da değildir.

Onun için bu işi akıl anlamaz; zevk işidir. Kelimelere ve cümlelere sığmaz. Kısacası, iyi anla ki O, zâhir iken bâtın, bâtın iken de zâhirdir. Güneşin ziyâsı zâhir olmasaydı, eşya nasıl görülürdü ki? Nitekim «İnnallâhe halakal-halka fî zulmetin sümme reşşe aleyhim min nûrihî» hadîs-i şerifi de bu hususları ifâde eder.

Sıddîk-ı Âzam (r.a.) Efendimizin, «Mâ raeytü şey’en hattâ raeytullâhe kablehû» yani: “Hiçbir şey görmedim ki, ondan önce mutlaka Allah’ı görmüş olmayayım” şeklindeki sözü de buna işaret eder.

Esasen, «Eve lem yekfi birabbike ennehû alâ külli şey’in şehîd» âyet-i celîlesi de bu hususu açıkça ifâde etmektedir.

Gel gör ki, birçok akılsızlar bunun aksine hareket etmekte, eşyânın sadece zâhirine bakmakla kifâyet eylemektedirler. Bunlar, Allah’ın dîdârından ebedî mahrum olanlardır. Allah’ın dîdârından mahrum ve mahcup olmanın sebebi, dünyâdaki görüş kusurlarıdır.

Ey aziz, bil ki hidâyet ancak Allah Teâlâ’nın ihsânıdır. Bundan ötesi ise nefs-i hevâya taalluk eder, vesselâm.

«Ketebe fî kulûbihimul-îmâne bel hüve âyâtün beyyinâtün fî sudûrillezîne ûtûl-ilme.»

Âyetlerden anlaşıldığına göre, rûhun mâhiyeti ve hakîkati hakkında sorular sormak ve araştırma yapmak yersiz ve mânasızdır. Zîrâ rûhun anlaşılabilmesi için, melekût kapılarından büyük bir kapının açılması lâzımdır. Bunu ancak sülûk ehli ile meşâyih açmış ve bu hususta tatmin edici ma’lûmata ermişlerdir. Fakat onlar da bu hususta başkalarına söz açmamışlardır.

Peygamber Efendimiz’in ilk mazhar oldukları şey, Sırr-ı Kalem idi. «İkra’ – oku!» tebligâtı zuhûr ettiği zaman vâkî olan ilk keşif; kitâbet, kelâm, ta’lîm ve bir de insanın hakîkati olmuştur. Fazla söze hacet yok, sen uykudan uyan.

Hadîs-i Şerîf’te: «İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.» buyrulur. Bu hadîs, bu husustaki bütün hakîkatleri dile getiriyor. Mecâlis-i İmâm-ı Rufâî’de şöyle denilmektedir:

Tasavvuf ehlinin nûru önlerinde ve sağlarında yürür. Ehl-i sülûkun sohbetine dâhil olup ahlâk güzelliğine kavuşan kimseler; dedikodudan, gıybetten, lüzumsuz söz ve kelâmdan berîdirler.

Nûr Sûresi’nin 26. âyetinde fermân-ı ilâhî şöyledir:
“Pisler, pisler içindir.”

En’âm Sûresi’nin 50. âyetinde ise şöyle buyrulmaktadır:
“Onlar, o kimselerdir ki, dinlerini oyuncak edinmişlerdir.”

Bu hakîkatlerin ışığı altında, tasavvuf erbâbına düşen; ahlâk-ı hamîde sahibi meşâyihin irşâdlarına kulak vermek, şerîatın hudutları dâhilinde ilim-irfan sahibi olmak, aklı ve rûhu ile tasavvufun edep ve erkânı içinde, Hakîkat-ı Muhammediyye’nin sırrıyla keyfiyetsiz olarak visâle kavuşmaya çalışmaktır.

Sûfiyân, daima sevdiğiyle beraberdir...

Basîretü’s-Sâlikîn isimli eserin 276. sayfasında Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’den kaydedilen bir hadîs şöyledir:

«Eşeddünnâsi azâben yevmel-kıyâmeti men yürî’n-nâse enne fîhi hayran ve lâ hayra fîhi.»
Kıyamet günü insanların en şiddetli azap görecek olanları, kendisinde hayır bulunmadığı hâlde insanlara hayırlı imiş gibi görünenlerdir.

Hilâfet sahibi bir mürşidin, yine hilâfet sahibi bir başka mürşid hakkında ileri-geri konuşması, bütün ehlullah nazarında kötülenmiş ve zemmedilmiştir. Mürşidlik postuna oturan hakikî meşâyıhlar; cezbe hâlleriyle ebediyyetin murâkabesini, rûhlarla ictimâı, meleklerle bir araya gelmeyi ve umûmî keşif ile hârikaları müşâhede etmişlerdir.

Şunu iyi bilmelidir ki, bu âlemden çok daha büyük ve geniş bir Nûrânî-Misâl âlemi vardır. Orada birçok varlıklar mevcuttur. Bu âlemin, daha dünyâ var olmadan çok evvel yaratılmış olduğu hadîslerde beyân edilmektedir. Hâl böyle olunca, misâl âleminden cisimsizler görünür. Tıpkı cisimlerin televizyon merkezinden ekrana aksetmesi gibi… Böylece, cisimler yeryüzüne iner. Fakat cisimsiz, yani nurdan meydana geldiği için onları avam, nâs göremez.

Meselâ, cennet ve cehennemin Fahri Kâinât (s.a.v.) Efendimiz’e görünmesi gibi… Ölümün kurban edileceği, yani kesileceği ve İsrafil Aleyhisselâm’ın Sûr’a üfleyeceği de hadîs-i şerîflerde haber verilmektedir.

Hülâsa; keşif ehli meşâyih, bunları keşif ve rüyâ âleminde görürler. Kalp gözüyle görmelerine de Allah (c.c.) izin vermiştir.

Akla gelebilir ki:
— Bu devirde, yani şu anda hakikî mürşid-i kâmil meşâyih var mıdır?

Cevaben deriz ki:
«Allah, Allah diyen bir kimse kalmadıkça kıyamet kopmaz.»
Mealindeki hadîs, meşâyih hazerâtından kinâyedir.
El-Bahrü’l-Mevrûd isimli eserde bu gibi zevattan bahsedilirken deniyor ki:
“Bu ilim dindir. Binâenaleyh, dininizi kimden aldığınızı dikkatle takip ediniz.”

Tasavvuf büyükleri, kendisine bir mürşid edinmeyen kişinin âsî durumuna düşebileceğinde ittifak etmişlerdir. O hâlde, bu sözü kabul edip hemen bir mürşid bulmalı ve Allah yolunu eksiksiz öğrenip yaşamaya gayret etmelidir.

“Kitap ve Sünnet’te, tarîk-i sûfiyyeye dâir bir şey yoktur.” dememelidir. Böyle söylemek büyük hatâdır. Zira hakîkî tasavvuf ehlinin yolunun tamamı ahlâk-ı Muhammediyye’den ibarettir.

Bu bâbda, Envârü’l-Kudsiyye fî Beyâni’l-‘Uhûdi’l-Muhammediyye isimli eserde açıkça deniliyor ki:
Kişinin, bilgisiyle amel edebilmesi için kendisine Allah’a giden yolun âdâb ve erkânını gösterecek bir mürşid-i kâmil bulması lâzımdır. Nitekim aynı hâllerin; İmam Gazâlî, Şeyh İzzeddin bin Abdüsselâm ve benzeri büyük âlim ve velîlerin başlarına geldiğini eserlerden öğreniyoruz.

Şunu iyi bilmelidir ki, bütün Allah dostları eriştikleri mertebelere sadece amellerinin çokluğu ile değil; bilakis, âdâb ve erkâna göre yaşamak ve hareket etmekle erişmişlerdir. Onlar, rûhânî ve Rabbânî ilmi bu yoldan elde ettiler; Allah’ın zikri ile fânî oldular, zikrullah ile çok büyük hikmetlere ulaştılar.

Nitekim Şah-ı Velâyet İmam Ali (r.a.) Efendimiz’in,
“Size Fâtiha-i Şerîf’in tefsiri hakkında konuşsam yetmiş deve yükü kitap tutar.”
demeleri bu hususu ifâde eder.

Bu ilim ledünnîdir, yani kalb ilmidir. Fikir ve akılla buna erişilmez. Nihayet bu ilim, ehlullah’a Cenâb-ı Hakk’ın bir lutf-u ilâhîsidir. Bakara Sûresi’nin,
“Allah hikmeti dilediğine verir.” (Bakara, 2/269)
mealindeki âyeti gayet açıktır.

Hizmet-i şeyhe nâil olanlar, himmete mazhar olmuşlardır.

Cenâb-ı Hak, insanoğlunu on aza’dan yaratmıştır. Bunların beşi âlem-i emirden, diğer beşi ise âlem-i halktandır. Evvelki kısmı lâtif nurdur; ikinci kısmı ise keşf-i zulmânîdir. Lâtif nur, lâtif beş nûrânîden ibarettir ki, bunlar: kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâdır. Bunlar ancak meşâyihin himmetiyle aşılır.

Bir zamanlar Mısır’ın Sultânü’l-Ulemâsı olan Şeyh İzzeddin bin Abdüsselâm der ki:
“Bütün insanlar şeriatın rüsûmu üzerine oturmuşlardır. Sûfî tabakası ise şeriatın sarsılmaz temelleri üzerine oturmuştur. Bundan ötürüdür ki, tasavvuf ehlinin elinde kerâmetler ve aklın alamayacağı hârikalar zuhûr ettiği hâlde, zâhir ulemâsının elinde buna benzer kerâmetler ve hârikulâde hâdiseler zuhûr etmez.”

Ne var ki, tasavvuf erbâbını her asırda inkâr edenler ve onlara buğz ve adâvet gözüyle bakanlar da eksik olmamıştır. Halbuki bu zevâtın bulunduğu makamların zevki ve hâli çok yücedir. Öyle olur ki, onlar Allah’ı zikrettikleri vakit, Allah’ın da kendi nefsini zikrettiğini görür ve aynı zamanda işitirler. Bu hâl, onların hakkalyakîn’e ulaştıklarının delilidir.

Bu asırda, bu mertebede mürşid-i kâmillerin bulunmayacağını söylemek ise, nefsin ve şeytanın bir hilesinden başka bir şey değildir.
Zîrâ ilâhî bir lütuf olarak bu gibi zevât, yani Aktâb, Evtâd, Nücebâ ve Ebdâl sınıfları kıyâmete kadar var olacaktır. Bir hadîs-i şerîf:
“İlim Çin’de de olsa öğreniniz.” şeklindedir.

İmâm Kastalânî, El-Mevâhibü’l-ledünniyye isimli eserinde diyor ki:
“Her daim 4 Ebdâl erkek ve 40 kadın bulunur. Bunlardan biri Hakk’a göç edince hemen aynı cinsten bir başkası onun yerine getirilir.”

İmâm Taberânî’ye göre, yeryüzü peygamber İbrâhim aleyhisselâm gibi belli başlı vasıflarda 40 kişiden hiçbir zaman boş kalmaz. Halk onların sâyesinde nîmetlenir, yeryüzü onların yüzü suyu hürmetine bereketlenir.

İbn-i Ömer’den rivayet edilen bir hadîste ise Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Ümmetimin üstünleri her asır ve zamanda beş yüz kişidir. Bunların arasında kırk tanesi Ebdâl mertebesindedir. Bu sayı hiç eksilmez.”

Ehlullah’tan Ma’rûf-ı Kerhî’ye göre, yeryüzünde Nukabâ sınıfı üç yüz kişidir. Nücebâ sınıfı yetmiş kişidir. Ahyâr sınıfı ise yedi kişidir ki biz bunlara Yediler deriz. Her meşâyıha, kuvvetine göre en çok 7 Nukabâ verilir.

Şu anda, fakirin keşfine göre yeryüzündeki Nukabâ tabakasının adedi 107’dir. Makamımıza verilen Nukabâ sayısı ise en çok dört kişidir. Bu zevât, meşâyıh elinde tekmil-i sülûk görerek edeb ve erkânla vâsıl-ı ilallah olurlar ve yukarıda zikri geçen letâifi ikmâl ederler.

“Et-tarîku küllühû edebün – Allah’a giden yolun tamamı edepten ibârettir.” şeklindeki kelâm-ı kibâr bunun açık delilidir.

Sırası gelmişken, velîlerden Bâyezîd-i Bestâmî’nin hayatından bir sahneyi arz edelim:

Bir defasında Bestâmî (k.s.) Hazretleri, yanında dervişleri de bulunduğu hâlde bir tımarhanenin önünden geçiyorlardı. Hazret, sırf dervişlerini irşâd ve îkaz maksadıyla tımarhanenin başhekimine şöyle bir suâl sordu:

“Ey oğul, sende günah illetine dâir bir ilâç var mı?”
Tabiî, hekim, Bestâmî Hazretleri’nin bu suâli karşısında şaşakaldı. Bu şaşkınlık esnasında, yanında duran ve ayakları zincirlerle bağlı olan bir deli-hasta söze başladı ve:
“Yâ Şeyh, müsâadeniz olursa, bahsettiğiniz ilâcın tarifini ben yapayım!” dedi.

Şeyh Hazretleri de kendisine müsâade etti. Bunun üzerine hasta tekrar söze başlayarak şöyle dedi:

“Tevbe kökünü, istiğfar yaprağı ile karıştırıp gönül havanına koymalı. Tevhîd tokmağı ile iyice dövmeli. Sonra insaf eleğinden eleyip gözyaşı ile hamur etmeli. Daha sonra aşk ateşinde pişirip muhabbet balına batırarak kanaat kaşığı ile gece gündüz yemelidir.”

Hastanın bu sözleri üzerine Bestâmî Hazretleri’nin gözlerinden yaşlar döküldü.

> Ehl-i irfânım diye hiç kimseyi ayıplama sen.
Defter-i dîvâne sığmaz, söz gelir dîvâneden.



Bu böyle olmakla beraber, yeryüzünün mâneviyat sultanlarından bir nebze daha bahsedersek, kanaatimce şüpheler tamamen zâil olur.

Münavî Feyzü’l-Kadir kitabının 167. sayfasında ve 3032-3033 sayılı hadîste şöyle buyurulmaktadır:
“Ümmetimden Ebdâl, yani seçilmişler, 33 erkektir. Bunlar, İbrâhim Halîlullah gibi kalbe mâliktirler. Bunlardan biri Hakk’a gidince, yani vefat edince yerine hemen o makama lâyık biri getirilir.”
Yine bir başka hadîs de şu meâldedir:
“Ümmetimin Ebdâlları otuz üç kişidir. Bunlar, arza (yeryüzüne) kâim olurlar ve bir musibete dûçâr olanların hemen imdâdına yetişirler...”

Bu zevâtın başı Kutb’ul-Aktâb, yani Gavs’dır. Bütün diğer Ebdâllar onun emri altındadır. Gavs’ın kalbi de Fahr-i Kâinât Efendimiz’e bağlıdır. Şimdiki Gavs olan zât vekildir, asıl değildir. Bu bahis Tasavvuf ve Ma‘rifetullah isimli eserimizde genişçe izah edilmiştir.

“Şimdiki zamanda meşâyih ve mürşid-i kâmil yoktur.” demekle bu zevât yok olmaz. Ancak bu sözleri söyleyenler, yok yere inkâra ve benliğe düştükleri için hakîkate karşı kendi nefislerine perde çekmiş olurlar.

Meşâyih, ledünnî ilme nâil olduklarında –yani ilmi doğrudan Allah’tan aldıklarında– beşerî sıfatları yok olur. Rabbü’l-Âlemin’in sıfatı ile süslendiklerinden bâzı gayba vâkıf olurlar. Böyle hallerde Allah (c.c.) onların gören gözü, işiten kulağı, duyan kalbi olur. Bu hâl, kendilerine tecellî eden ilâhî bir sıfattır.

Nitekim hadîs-i şerîfte şöyle vârid olmuştur:
“Mü’minin ferâsetinden sakınınız. Zira o, Allah’ın nûru ile bakar.”

Şu husus da unutulmamalıdır ki, gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün meşâyih hazerâtının her birinin kendilerine mahsus birer makamı vardır. Öyle ki, hiçbirinin makamı bir diğerine benzemez.

Nitekim Sâffât sûresinin 164. âyetinde şöyle buyrulur:
“Bizim her birimizin belirli bir makamı vardır.”

İşte bu âyette o hususa işaret edilmiştir. Onlar, makamlarında daimî kalmazlar, daha doğrusu kalamazlar. Zira beşeriyet itibariyle buna tahammül imkânsızdır. Şimşek gibi gelir ve gider. Bazı ehlullahda bir nebze fazla kaldığı da görülmüştür.

Burasını ifşaya ise izin yoktur. En‘âm sûresinin 90. âyetinde şöyle buyrulur:
“Onlar, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir; sen de onların hidâyetine uy!”
İşte bu fermân-ı ilâhî bir ruhsat sayılmaktadır. Ehlullah, Cenâb-ı Hakk’ın Tâhâ sûresinin 12. âyetindeki şu fermân-ı ilâhîye uymuşlardır ki, buyrulur:

“İki ayakkabını çıkar.”

Bu, kalbin iki cihandan sıyrılması ve yalnız Allah’a yönelmesi demektir.

Kim ki bildiği ile amel ederse, Allah (c.c.) ona bilmediğini ve duymadığını öğretir.

Bir kimse, kırk gün sabah namazından sonra hiç kimseyle konuşmadan Besmele-i Şerîfe’yi 2500 kere okursa, Cenâb-ı Hak onun kalbinden lisânına acayip ve hikmetli sözler, görüşler ihsan eder.

Bir kişi, ehil bir meşâyıhın elinde on bir veya on üç gün sülûkta bulunursa, o kişinin kalbinden gayb âlemine üç veya yedi kapı açılır. Öyle ki, akılların alamayacağı hikmetleri müşahede eder.

Bir kişi bin bir kere “Yâ Fettâh” derse, düşmanı helak olur. Eğer bir isteği veya dileği varsa pek yakın zamanda zuhûr eder. “Yâ Fettâh, iftah bâbe kalbî – Ey Fettâh, kalbimin kapısını aç!” buyurulmuştur.

Eğer bir kişi bunu kendi başına veya nâkıs bir meşâyıhin emriyle okumaya kalkarsa, helak olur. Kurtulamadığı gibi imanı bile zedelenebilir. Haşr sûresinin 7. âyeti buna delildir ki buyrulur:

“Peygamber size neyi verirse alınız, neyi de menederse ondan uzak durunuz.”

Meşâyih hazerâtının himmeti ve mânevî yardımı her an yetişir. Hadîs-i şerîfte:

“El-Kur’ânü vel-insânü tev’emâni – Kur’ân ile insan ikizdir.”

buyurulmaktadır.

Bu hadîs, aynı zamanda meşâyihin mânevî yönünü de ifade etmektedir. Kur’ân’a ve sünnete bağlanmak, meşâyihin ve mürşid-i kâmilin himmetleriyle olur. Zira meşâyih ile kâmil mürşidler, Rasûlullah’ın bâtınî nuruna gark olmuşlardır.

Peygamberimiz (aleyhisselâm)’ın bâtınî nuru haktır, asla kesilmez; kıyamete kadar devam eder. Hem onun nurunun bereketi umumîdir.

Resûlullah’ın hâlini hakikî mâna ile ve tam olarak ancak meşâyih ve mürşid-i kâmiller anlayabilirler. Onun için meşâyih, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat yolundan asla sapmazlar.

Mürîdân’ın mürşidler elinde nefsin letâiflerini nasıl geçeceği, fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-Resûl makamlarından da geçerek fenâ fillâh ve bekâ billâh derecelerine nasıl ulaşacağı Tasavvuf ve Ma‘rifetullah isimli eserimizde genişçe izah edilmiştir. Bu eserimizin mevcudu ise çok azalmıştır.
Sûfiyyenin ilk virdi Kelime-i Tevhîd’dir. Onun için, bir nebze de olsa bundan bahsetmeyi lüzumlu gördük.

Ey oğul, Allah’ın birliğine yakınlık hâsıl etmek sözle olmaz. Bu, amelle gerçekleşir. İslâm’ın ana temelini teşkil eden Tevhîd, dört mertebeye ayrılmaktadır:

1. Tevhîd-i İmânî: Allah’ın birliğini dil ile ikrar, kalb ile tasdikten ibarettir.


2. Tevhîd-i İlmî: Hakikatleri öğrenmekten ibarettir.


3. Tevhîd-i Hâlî: Tevhîd hâli muvahhidin zâtına lâzım vasıf olur. Öyle ki, muvahhidin vücûdu Tek Varlık’ın güzelliğinin müşahedesine dalar. Gözü, zât-ı ilâhî ile sıfat-ı ilâhîden başka bir şey görmez.


4. Tevhîd-i İlâhî: Bu makama erişenler, “Küllü şey’in hâlikün illâ vechehû – Allah’ın zâtından başka her şey fânidir.” sırrına mazhar olurlar.



Pes imdi, tasavvuf erbabının bir mürşide intisabında kendisine ta’lim olunan Kelime-i Tevhîd hakkında kısaca deriz ki:

“Lâ ilâhe illallah”’ta dört adet “lâm” harfi, dört adet “elif” harfi, iki adet de “hâ” harfi vardır. Bunların tamamı “Allah Azze ve Celle”nin mecmûudur. Zira Lafza-i Celâl bu harflerden teşekkül etmiştir.

Gerek nefiy cihetinden olsun, gerekse isbât cihetinden olsun, her ikisi de Allah demektir. Nefiy ile isbâtı şahs-ı itibârîdir ve mushafın hakikatına nazar iledir.

“Lâ ilâhe” gaflet ve hicâb ile, “illallah” huzur ve yakaza itibariyle “Allah” demektir. En doğrusunu Allah (c.c.) bilir.

“Efdalü’z-zikr Lâ ilâhe illallah – Zikrin en faziletlisi Lâ ilâhe illallah’dır.” fermânı, bu zikirle kişinin ne büyük mertebelere ulaşacağını ifâde eder.

Buraya kadar kısa kısa kaydedilen bilgiler ehl-i dile aittir. Biz bu eserimizde bu birkaç satırla ve ilâhilerle onları dile getirmeğe çalıştık. Anlayanlara selâm olsun.

HÛÛÛ…
Eyvallah nûra varasınız…
Cümleniz nûr olasınız!…
Nûr alasınız!…
Biz gideriz siz kalasınız!…
Ârife işaret kâfi!…
Eyvallah!…

Kemâl AKDENİZ

Kur'ân'a Gel Kur'â'n'a

KUR'ÂN'A GEL KUR'ÂN'A

İster isen sırları,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!
Kâinatın tek yolu,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Lisân-ı sırr-ı Hüdâ,
Arşın altında semâ,
Kim ister Hakk'ta bekâ
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Melekler hayrân olur,
İşleri devrân olur,
İsteyen anda bulur,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Kur'ân'dır bâkî olan,
Gayridir başka yalan,
Rasûl'ün hâlin bulan,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Cihâna nûrun saçar,
Kör olan andan kaçar,
Amâna elin açar,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Uyanlar oldu kulu,
Niceler oldu ulû
Fahri Mustafâ yolu,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

İns ü cin bürhânıdır,
Zâlimin hüsrânıdır,
Mü'minin hayrânıdır,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Zâtın her an görürsen,
Emrin tutup yörürsen,
Mânâ dilin bilirsen,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Binbir kelâm içredir,
Şüphesiz Hakk iledir,
En büyük mûcizedir,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Vâkıf olmak isteyen,
"Künt-ü kenz"i dileyen,
Okur iken inleyen,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Her harfini derdiler,
Nice mânâ verdiler,
Âciz oldu bildiler,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Kur'ân târife sığmaz,
Âcizdir kalem, yazmaz,
Diridir ölü olmaz,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Akdeniz ol bulanma,
Kur'ân'dan ayrı olma,
A'na uy yolda kalma,
Kur'ân'a gel, Kur'ân'a!

Nerden Geldin Deseler

Nerden geldin deseler, kandedir senin yerin, 
Bunda kendin bilmezsen, sindedir yerin senin!

Sırr-ı bâtından gelirsin, zâhirin bir su idi,
Cem edüb et kemiğe, gizlendi sırrın senin!

İyi bak kendözüne, peydâh olsun zâhir Hakk,
Bundan ibret almaz isen, harâbât yerin senin!

Tâ ezelden gelir yolun, burda durdu menzilin,
Düşme nefsin tuzağına, sonun nedâmet senin!

Hâlık'ını isteyenler, nedâmet bulmuş değil,
Meyledersin cihâna, haşrin hayvândır senin!

Her zerrede hikmet dolu, andan ayrı nesne yok,
Anda gözün görmez ise, nârdadır yerin senin!

Bir cân bulup ana yapış, hemen fırsat gitmeden,
Bahr-i aşktan gâfil olma, zulmetdir yerin senin!

Bu cihânda zengin olan, sanma devleti bulur,
Bunda aldanub kalursun, tamûdur yerin senin!

Ehl-i halle yoldaş ol ki, lezzetin Hüdâ ola,
Kendi nefsin bilir isen, meskenin Sübhân senin!

Ehl-i dünyâ bîhaberdir, Hakk'tan gâfil olan çok,
Kemâl âhir zaman oldu, bilinmez hâlin senin!..

Âvâreyim Dost Elinden Derem Yâ Hayyû Yâ Kayyûm

Âvâreyim dost elinden,
Derem; yâ Hayyû yâ Kayyûm!
Dîvâneyim aşk elinden,
Derem; yâ Hayyû yâ Kayyûm!

Rahmetinden ümit kesmem,
Sırrım pektir ayân etmem,
Pervâneyim neden bilmem,
Derem; ya Hayyû yâ Kayyûm!

Gözüm yaşı akar durmaz,
Kime desem hâlim bilmez,
Soluk benzim kimse sarmaz,
Derem; yâ Hayyû yâ Kayyûm!

Yandım bu aşkın elinden,
Kurtulmadım nâs dilinden,
Çâresizim dost elinden,
Derem; yâ Hayyû yâ Kayyûm!

Seherlerde güller açar,
Aşk elinden oldum nâçâr,
Kime desem herkes kaçar,
Derem; yâ Hayyû yâ Kayyûm!

Meftûn oldum bir güzele,
Tenim turâb olsun yâre,
Ciğer yanık pâre pâre,
Derem; yâ Hayyû yâ Kayyûm!

İnâyet senden yaradan,
Kemâl ister sen atadan,
Kurtar beni bu yaradan,
Derem; yâ Hayyû yâ Kayyûm!

Cemâli Aşkına Yandım Yâ Muhammed Mustafâ

Cemâl-i aşkına yandım,
Yâ Muhammed Mustafâ!
Garibim ellerde kaldım,
Yâ Muhammed Mustafa!

Cân gözünden âşinâyım,
Beni sev de uyanayım,
Aşk elinden âvâreyim,
Yâ Muhammed Mustafâ!

"Men aref"okuyup geldik,
Yediler demine yettik,
Visâl-i yâr seni bulduk,
Yâ Muhammed Mustafâ!

Yanar cism ü cânım sana,
İkrâr verüb geldim sana,
Yolda kaldım yetiş bana,
Yâ Muhammed Mustafâ!

Bilinmez yollarda kaldım,
Çâresizim bunda bildim,
El açub huzûra geldim,
Yâ Muhammed Mustafâ!

Mürşid elinde ekildik,
Buğday oluben savrulduk,
Senin aşkınla kavrûlduk,
Yâ Muhammed Mustafâ!

Pîr elinden tâç giyeli, 
Vâsılı sana ereli,
Sefil Kemâl oldu deli,
Yâ Muhammed Mustafâ!

Şân u Şöhret Kapısında Esir Olup Kalan İnsân

Şân u şöhret kapısında, esir olup kalan insân,
Zevk-i dünyâ hayâline, meyil verüb dalan insân! 

Biter ömrün bir gün hebâ, nedâmet olmaya cüdâ,
Malın mülkün talân ola, ateş olup yanan insân!

Âba ecdâdını düşün, hiç birinden haber var mı, 
Sıra geldi sana şimdi, dünya benim sanan insân!

Lâşe dediler dünyâya, hâlâ uyanmak bilmezsin,
Uyanırsan elbet bir gün, fayda vermez inan insân!

Evlâd iyâl bil ki düşman, hiçbiri de fayda vermez,
Sâlih amel ola çâre, cümle cihân yalan insân!

Düşün neye geldiğini, gelib bunda gittiğini,
Bu devrânın döndüğünü, görüb hâlâ gülen insân!

Bura gelmekdeki murâd, ne olduğunu bilmekdir,
Eğer bundan gâfil isen, nâr-ı cahîm olan insân!

Uyan gel gafletten uyan, açıkken kapı-yı tövbe,
Affeder Gâffar u Yezdân, zevki dünyâ dalan insân!

Yalan dersin bu cihâna, yine yüzün çevirmezsin,
Kararmış kalbin ey gâfil, haram helâl yiyen insân!

Kemâl bunu bilir iken, seni aldatdı bu dünyâ!
Meğer himmet-i evliyâ, alıp zâtın gören insân!

Hakk Dostları Cem Olmuşlar

Hakk dostları cem olmuşlar,
Ne güzeldir meclisimiz! 
Vuslat kapısın açmışlar,
Ne güzeldir meclisimiz! 

Terk-i cihân olan bilir,
Aşka düşüp yanan gelir,
Zât-ı Hakk'ı ayân görür,
Ne güzeldir meclisimiz!

Muhammed Mustafâ ayân,
Yanıp hicâbını açan,
Nefsin kemendini kıran,
Ne güzeldir meclisimiz! 

İkrâr verüb yanan kullar,
Yoklukta buldular bunlar,
"Belî" deyüb yandı cânlar,
Ne güzeldir meclisimiz!

Cümlesi erkân içredir,
Akla sığmaz ne hünerdir,
Sırr-ı mânâya önderdir,
Ne güzeldir meclisimiz! 

Tecellîler olur âgâh,
Nice nebî velî peydâh,
Kim ki girdi oldu şâh,
Ne güzeldir meclisimiz!

Meclisimiz irfân saçar, 
Münkir olan bundan kaçar, 
Kemâl güller burda açar, 
Ne güzeldir meclisimiz! 

Rızâ-yı Hakk İster İsen

Rızâ-yı Hak ister isen,
Gel tuta gör, Pîr eteğin!
Hakk sözüdür bilir isen,
Gel tuta gör, Pîr eteğin!

Mülk-ü saray aldatmadan,
Evlâd olup yandırmadan,
Merdûd olup yandırmadan,
Gel tuta gör, Pîr eteğin!

Hayâldir cihânın hâli,
Gelenlerden kalan hani,
Kaçırmadan fırsat ganî,
Gel tuta gör, Pîr eteğin!

Tutanlar görmedi zahmet,
Hûri gılmân buldu cennet,
İster isen sen de rahmet.
Gel tuta gör, Pîr eteğin!

Delilsiz bulmadı kimse,
Gel sen de gir, bakma söze,
Pişmanlıklar girmez ele,
Gel tuta gör, Pîr eteğin!

Kamû isyân olur işler,
Pîr elinden açar güller,
Erer sona hebâ günler,
Gel tuta gör, Pîr eteğin!

Sefil Kemâl söyler bunu,
Cürmünü sorarsân ulû
Erenlerdir anın yolu,
Gel tuta gör, Pîr eteğin!

Hakk'ı Görem Diyen Gelsin

Hakk'ı görem diyen gelsin,
Bugün meydâna meydâna!
Mest-ü hayrân olan gelsin,
Bugün meydâna meydâna!

Terk-i dünya zâhir olur,
"Men aref" dersini okur,
Aklın varsa sende otur,
Bugün meydâna meydâna!

Hakk erleri burda buldu,
Nice yüzler yandı soldu,
Kim ki girdi sultân oldu,
Bugün meydâna meydâna!

Gel girelim döne döne,
Himmet alan girmez sin'e,
Ne sultânlar geldi yine,
Bugün meydâna meydâna!

Girmeyenler velî olmaz,
Ehl-i gaflet Hakk'ı bulmaz.
Giren kullar mahrûm kalmaz,
Bugün meydâna meydâna!

Uyuyanlar kaldı yolda,
Âşık olan yandı burda,
Hakk tecellî etti anda,
Bugün meydâna meydâna!

Bil ki, yananlar kül olur,
Arayanlar anda bulur,
Kemâl sende girsen olur,
Bugün meydân meydâna!

Gönül Senin Elinden

Gönül senin elinden,
Gidenlere selâm olsun!
Aşk şarabın kana kana
İçenlere selâm olsun!

Gelenler gitti gülmedi,
Mihnet ipini bağladı,
Zevk-i cihânı bilmedi,
Alanlara selâm olsun!

Hayâl bilgi görenler,
Nâdim oldu gülenler,
Aşka yandı bilenler,
Bilenlere selâm olsun!

Gam yükünü yüklediler,
Seherlerde inlediler,
Cemâl-i Hakk'a erdiler,
Erenlere selâm olsun!

Nefslere arzu gerek,
Bırakırsan çoktur dilek,
Gemin tutar ise bilek,
Tutanlara selâm olsun!

Gönüle yâr olanlara,
Anda halvet bulanlara,
Hakk cemâlin görenlere,
Görenlere selâm olsun!

Benlik dağını delenler,
Darb-ı zikirde dönenler,
Şeyh-i kâmili bulanlar,
Bunlara selâm olsun!

Erenler anda buldular,
Buluben hayrân oldular,
Benlik dağını yıktılar,
Yıkanlara selâm olsun!

Gönül sen bunu bilirsin,
Nedendir geri kalırsın,
Gün olur ki sen ölürsün,
Ölenlere selâm olsun!

Sefil Kemâl eder sözü,
Pîr elinde buldu özü,
Cümle cihânda bir yüzü,
Sezenlere selâm olsun!

Seherde Sebâyı Nîdâyı Duyân

Seherde sabâyı nîdâyı duyan,
Cûşa gelmiş sular, seller Allâh der! 
Sığınıp Mevlâ'ya divâna varân,
Âşık ı yârânlar, diller Allâh der! 

Halaka-yı zikri kuran dervişân,
Varlık zulmetini kıran âşıkân,
Vahdet kapısında duran sâdıkân,
Cemâle hayrândır, gözler Allâh der! 

Pervâz olup bu meydanda dönenler,
Kurbiyet kesb edip ayân görenler,
Vâkt-i seherlerde cürmün bilenler,
Eser bâd-ı sabâ, yeller Allâh der! 

Kuşatmış semâyı ay ve yıldızlar,
Güneş yüzün vurmuş açar yazılar,
Nice esrâr gördü burda bâzılar,
"Ev ednâ" ya mâlik kullar Allâh der! 

Cümle cihân bir esmânın mazhârı,
Müsemmâda ayân olur nazârı,
Cândan içre buldu, bulan cânânı,
"Lâ mekân" şehrinde, güller Allâh der! 

Şeyh-i bir kâmile vasıl olanlar,
Benliğin terk edip, anda bulanlar,
"Fevellî vecheke" nutkun duyanlar,
Hayret vâdisinde, cânlar Allâh der! 

Rasûl- Ekrem'in destine varan,
"Men aref" dersini özünden alan,
Mevcûdu Hakk görüb huzûra duran,
Lâl olur hem diller, tenler Allâh der! 

Söz ile varılmaz garibdir yollar,
Edeb birdir ayrı değildir kollar, 
Deryâlar doyurur gözünden kullar,
Hayât bulur her dem, otlar Allâh der! 

Hem sevilip sevileni bilmeli,
Rengine boyanıp özün bulmalı,
Râh-i aşkta cânın kurban etmeli,
Cem olmuş enbiyâ, pîrler Allâh der! 

Kemâl bu sırları fazla söyleme,
Nefsine uyubta yolun eyleme, 
Cihân bir yüz durur başka belleme, 
Felek fermân almış, beller Allâh der! 

Yüreği Yanık Olur

Yüreği yanık olur,
Derviş olan kişinin! 
Sohbeti hayret olur,
Derviş olan kişinin! 

Aşk ile yoldaş olur,
Dem â dem hayat bulur,
Sevmeyeni çok olur,
Derviş olan kişinin! 

Dervişin dert âhını,
Lokmân dahî anlamaz,
Derdi cândan içeri,
Derviş olan kişinin! 

Sırr-ı Hakk'tan gelirler,
Pazâr edüb giderler,
Ziyâretin ederler,
Derviş olan kişinin! 

Dervişdir Hakk erleri,
Hatâ görmez gözleri,
Hakk sırrıdır sözleri,
Derviş olan kişinin! 

Eser seher yelleri,
Zikir eder dilleri,
Ne güzeldir elleri,
Derviş olan kişinin! 

Kemâl,derviş olmalı,
Gelib haber vermeli,
Hemen demin sürmeli,
Derviş olan kişinin! 

Gönül Yokluk Libâsın

Gönül yokluk libâsın,
Giymeyi ister misin! 
Varûb Hakk'ın didârın,
Görmeyi ister misin! 

Benlikdir Hakk'a perde,
Arama başka yerde,
Gören görünen sende,
Bilmeyi ister misin! 

Nefsin esîri olma,
Özünü oda yakma,
Ara bul yolda kalma,
Bulmayı ister misin! 

Arayanlar geldiler,
Dergâha yüz sürdüler,
Hayrı şerri bildiler,
Yetmeyi ister misin! 

Fırsatdır ele girmez,
Gidenler geri gelmez,
Kemâl bilenler ölmez,
Ölmeyi ister misin! 

Mevlâ'm Aşkın Bâdesinden İçiresin Yanayım

Mevlâ'm aşkın bâdesinden içiresin yanayım,
Tâlib-i gönül erini, göster bana varayım! 

Mâsivâdan tecrit et ki, yollar açılsın bana,
Bâde-i aşka garket, anda lezzet bulayım! 

Gaflet uykusuna daldım, uyanmak nedir bilmem,
Zevk-i muhabbetle yandır, anda vuslât bulayım! 

Ehl-i dilin halleriyle, kalbimi eyle mâmûr,
Benliğimi yok eyle ki, kudret elin bulayım! 

Nûr-u irfânla pâyidâr eyle, gönlüm evini,
Mânâ-yı sohbeti tattır, anda halvet bulayım! 

Sırr-ı namazdan ileri, nâz ehli vardır ayân,
Gönül sarayın eyle mâmûr, anda hikmet bulayım! 

Bade-i aşkla sarhoş et, benlik kalmasın tende,
Hem sarrâf-ı cevher et ki, hayret hâlin bulayım! 

Nerden geldiğin bilmeden, gitmek göründü bize,
Sırr-ı hitâbına bend eyle, irşâd kapın bulayım! 

Vahşi hayvanlar misâli, dağ dağ gezdirme beni, 
Gizli dostla hâldeş et ki, vecd-i cemâl bulayım! 

Bâb-û lütfuna garkeyle, sen bu Şeyhi Kemâl'i,
"Kerremnâ" bir tâç giydir ki, lezzet anda bulayım! 

Kendi Bağdad'ta Yatar

Kendi Bağdad'ta yatar,
Sultân Abdülkâdirî! 
Sırrı gönüller yakar,
Sultân Abdülkâdirî! 

Sırrına hayrân âlem,
Mazhârı olmuş âdem,
Makâmı Gavs'ül A'zâm, 
Sultân Abdülkâdirî! 

Âşıklar âna hayrân,
Sevenler oldu seyrân,
Cânlar yoluna kurbân,
Sultân Abdülkâdirî! 

Varlığın ifnâ gerek.
Gelin ihvânlar girek,
Yansın aşk ile yürek,
Sultân Abdülkâdirî! 

Ucbu sevdâyı terk et,
Bulub dergâhına yet,
Sever isen olmaz dert,
Sultân Abdülkâdirî! 

Erenler boynundadır,
Sultânlar yolundadır,
Vilâyet soyundadır,
Sultân Abdülkâdirî! 

Hikmet dolu sözleri,
Solmaz açar gülleri,
Ötüşür bülbülleri,
Sultân Abdülkâdirî! 

Dillerde ismi geçer, 
Kıyâmet devam eder, 
Amâna eli yeter,
Sultân Abdülkâdirî! 

Sevdâ-yı aşkla dolan,
Edeb erkânın bulan,
Yanmaz dervişi olan,
Sultân Abdülkâdirî! 

Dervişi oldu kişi,
Tecellî olur işi,
Bulunmaz ânın eşi,
Sultân Abdülkâdirî! 

Hüdâsı ânı övdü,
A'nı sevenler güldü,
Kemâl sohbetin buldu.
Sultân Abdülkâdirî! 

Hakk'ı Buldum Diyenlere

Hakk'ı buldum diyenlere,
Sırr-ı irfân satan nedir! 
Edeb usûl bilmez anlar,
Âdem içre sûltan nedir'

Duyma ile bulan sanma,
İnanûben oda yanma,
Ayân durur yolda kalma.
Gören kimdir, duyan nedir! 

Hakk'a ârif oldu ayân,
Görmeyenler kaldı yayan, 
Sin e düşüp anda yanan, 
Yanan kimdir, kalan nedir! 

Bunca dirlik ârifedir, 
Divit ne ki yazan eldir, 
Cümle âlem bir bedendir, 
Sultân kimdir, alan nedir! 

Her gülene dilin verme.
Aç gözünü yolda kalma.
Ara bul derdine çâre,
Dertli kimdir, dermân nedir! 

Bu mânâyı duyanlara,
Aşka düşüp yananlara,
Zât-ı Hakk'ı bulanlara,
Gören kimdir, hicab nedir! 

Zâtı ayân görenlere,
Perde olmaz bilenlere,
Cânın verüb ölenlere,
Sunan kimdir, ölen nedir! 

Bu esrârı kâmile sor,
Dışda kalma kölesi ol,
Bilmeyenler bulmadı yol,
Suçlu kimdir, azan nedir! 

Gâffar ismini bırakma,
Metîn ol nârına yanma,
"Ene'l Hakk" sırrını câna,
Diyen kimdir, talân nedir! 

Keşf ile hicâb açanlar,
İrşâd incisin satanlar,
Sefil Kemâl'i bulanlar,
Diyen kimdir, bulan nedir! 
(Amân Allâh'ım)

Aşk Elinden Yanûb Püryân Olmuşum

Aşk elinden yanûb püryân olmuşum,
Beni bana koyma, amân Allâh'ım!
Bu cihân mülküne hayrân kalmışım,
Beni bana koyma, amân Allâh'ım!

Değişmem cihâna sevdim yârimi,
Dem â dem çekerim âh û zârını,
Cemâli seyredüp sattım vârımı,
Beni bana koyma, amân Allâh'ım!

Ummâna düşüben kalayım dâim,
Kalmadı tâkâtim yoktur penâhım,
Şaşırdım yolları buldur Sûltan'ım,
Beni bana koyma, amân Allâh'ım!

Dağlar ile taşlar âşıktır sana,
Kuşlar pervâz olmuş söylerler bana,
Cümlede ne gezer bendeki yara,
Beni bana koyma, amân Allâh'ım!

Ne der isem kimse gelmez izime,
Kalmadı bakacak kara yüzüme,
Sefil Kemâl düştü nefsin eline,
Beni bana koyma, amân Allâh'ım!

Şöyle Bir Seyredib Baktım Âleme

Şöyle bir seyredüb baktım âleme,
Gel bana dediler, nem var ki benim!
Ârifler yanında söylendi bize,
Ref' oldu vücûdum, nem var ki benim!

Ne yere, ne göğe, ne de Arşa ben,
Sığmam bu gerçeği iyi bil ki sen,
Dedi gönlündeyim, arar isen ben, 
Söz ânın sözüdür, nem var ki benim!

Hakk'ın cemâlidir bütün gönüller,
Sevene avlanır, sevilen dilber,
Kim ki gördü bunu, Leylâ'yı neyler,
Görünen Hakk idi, nem var ki benim!

Tanrı kime dostluk kuracak olsa,
Yalvarmak zevkini verir ol şâhsa,
Yüzünü gösterir yaptırmaz hatâ,
Sevdiren kendisi, nem var ki benim!

İstiyorsan güneş gibi parlamak,
Geceye benzeyen benliğini yak,
Kemâl çokluk aldatır, bir olmaya bak, 
Yol onun yoludur, nem var ki benim!

Allemel Esmâ'nın Tekdir Sultânı

"Allem'el esmâ"nın tekdir sultânı,
Zâhir'in, Bâtın'ın âsârı Ahmed!
Her kelâmı yüzbin mânâ misâli,
Feyiz deryâsının, sultânı Ahmed!

Her şeyin tadını alandan işit,
"Allem'el esmâ"nın sırlarına yet,
Yakıben benliğin, varlığın yok et,
Nebîler önderi, atası Ahmed!

Affı çok olup hatâ örtücü,
Suçluyuz bizlerden alma sen öcü,
Severim çok seni, terketme bizi,
Cihânın güneşi, ışığı Ahmed!

Biz âciz ümmetiz, senindir fermân,
Bizi korumazsan, nerde koruyan,
Böyle buyurmuştur sâhib-i Kur'ân,
Vahdet sarayının sultânı Ahmed!

Uyuma gel gâfil zikreyle işi,
Çok ağlattın, n'olur güldür fakîri,
Kemal'i kabûl et, günâh kirini,
Enbiyâ serveri, bürhânı Ahmed!

Gönül Aşk Kadehin İçti İçeli

Gönül aşk kadehin içti içeli,
Hidâyet menzilin tuta gelmiştir! 
Derdi pervâneye düşelden beri,
Tenimiz kaynayûb, yaka gelmiştir! 

Hikmet libâsını biçtik eynime,
Arsa-yı vücûdu verdik eline,
Binâ ettik (Kâf) harfinin üstüne,
Pîr elinden bâde içe gelmiştir! 

Her zaman fikrim dolanır dostta,
Gönlüm kaynar oldu, hasret-i nârda,
Bu âşık bülbülün ahû baharda,
Yüzün görem diye, güle gelmiştir! 

Bülbül işi bahçelerde bağlarda,
Figân kopar gül açtığı çağlarda,
Gül deyû dolaşıp gezer dağlarda.
Ferhad Şirin'ini seve gelmiştir! 

Bu âlemde hasretliğin elinden,
Akar gözüm yaşı sevdâ dilinden,
Bilmem yolum âdûların elinden
Kemâl, bu dünyaya hiçe gelmiştir! 

Kesretten Geçiben Vahdete Döndüm

Kesretten geçiben vahdete döndüm,
Yanıp aşk oduna, pervâne geldim! 
Çok çaylar aşıben, denize daldım,
Bu dipsiz deryâda, yüzmeye geldim! 

Toprağı terk edip, aslıma döndüm,
Rûh'u bulup nefs ile âdem'e geldim! 
Çok gezdim yabanda bir şeyler sezdim,
İnsân kisvesinde, seyrâna geldim! 

Ararken buldum, akan denizi,
Bu bahr-i ummâna dalmaya geldim! 
Beni bana sorman aslâ yok adım, 
Yokluk diyârından mihmâna geldim.

Âlemi gönülde mevcûd bilirken,
Nedense elimi açmağa geldim! 
Ehl-i irfâna sor sırr-ı kelâmı,
Bende bu mübhemi, sezmeye geldim! 

Sırr-ı vechullâha mazhâr oluben,
Yokluk diyârını gezmeye geldim! 
"Künt-ü kenz" sırrına mazhâr olanlar,
Kemâl, bu vücûdu gütmeye geldim! 

Gelin Ey Kardeşler Gelin

Gelin ey kardeşler gelin, 
Bu gece Şeyhimi gördüm! 
Uzak kalma sizde girin,
Bu gece Şeyhimi gördüm! 

Dosta yol buradan gider,
Â'nı seven dünyâ ni'der,
Sende gel etme keder,
Bu gece Şeyhimi gördüm! 

Dostun fermânı ordadır,
Aşk kadehi iç andadır,
Ey âşıklar, yol burdadır, 
Bu gece Şeyhimi gördüm! 

Şeyhsiz kişi yol alamaz,
İnân Hakk'a kavuşamaz,
Nasibsizler anlayamaz,
Bu gece Şeyhimi gördüm! 

Tebessümle baktım ona,
Pîr elini verdi bana,
Kemâl, müjde oldu sana,
Bu gece Şeyhimi gördüm! 

Aşka Düştüm Deyû Lâf Etme Bülbül

Aşka düştüm deyû laf etme bülbül,
Hayrân ı muhabbet olduğun var mı! 
Söylerim açılmaz mâhrem olana,
Bencileyin âdem olduğun var mı! 

Bilirim ağlarsın dâimâ gözden,
Bilmem ne işittin gonca gülünden
Sende mi dertlisin dostun elinden, 
"Tevellâ" sırrını duyduğun var mı! 

Çok diller dökersin bilirim sende,
Gire gör gönlüne derdini söyle,
Hâl ehli bilmekte, değildir sözde
"Seyr-i fillâh" ile durduğun var mı! 

Cânım bülbül yakma beni bu derde,
Hayli zaman oldu kaldım bu yolda,
Olmuştur âşıklar ben gibi rüsvâ,
Dil gibi delâlet olduğun var mı! 

Çok söz edenler kalırmış yolda, 
Ötme biraz sende, kolaydır sanma,
Kemâl'i görüb de ötersin ammâ,
Ateşler içinde yandığın var mı! 

Her Cihette Yüzün Görüp

Her cihette yüzün görüp,
Çağırayım Mevlâ'm seni!
Mâsivâdan yüzüm dönüb,
Çağırayım Mevlâm seni!

Yüzüm yerlere süreyim,
Aşka düşüben gideyim,
Beni bende seyredeyim,
Çağırayım Mevlâ'm seni!

Varûb yücene çıkayım,
Sular başında durayım,
Yokuşlayûb yükseleyim,
Çağırayım Mevlâ'm seni!

Yüce dağlardan aşayım,
Seller gibi hep coşayım,
Yedi deryâlar aşayım,
Çağırayım Mevlâ'm seni!

Seni âgâh görenlerle,
Her sırrını bilenlerle,
Kapın açıp girenlerle,
Çağırayım Mevlâ'm seni!

Ateşine düşüp yandım,
Yüzümü yellere koydum,
Sana gelen yolu buldum,
Çağırayım Mevlâ'm seni! 

Kemâl, bu aşkın ötesi, 
Yollarda kaldı nicesi, 
Ömrün olanca nefesi, 
Çağırayım Mevlâ'm seni! 

Yolda Kodun Gönül Beni

Yolda kodun gönül beni,
Dost elinden, dost elinden!
Ne ettimse kodun geri,
Dost elinden, dost elinden!

Niceler bunda buldular,
Aşka düşüben yandılar,
Görüben hayrân oldular,
Dost elinden, dost elinden!

Arayanlar cânda buldu,
Gönül ona mekân oldu,
Nicelerin benzi soldu,
Dost elinden, dost elinden!

Kimse bilmez hallerini,
Kan ter basar tenlerini,
Yakmaz oda dillerini,
Dost elinden, dost elinden!

Bilenlerin benzi soldu, 
Esmâda müsemmâ buldu,
Kim ki sevdi râzı oldu,
Dost elinden, dost elinden!

Kebâb olmuş gönülleri,
Zikir eder hep dilleri,
Solmaz açar hep gülleri,
Dost elinden, dost elinden!

Ferhad bu yolda yandı,
Şirin özünü dağladı,
Kemâl, nefsini bağladı,
Dost elinden, dost elinden!

Şerîât Tarîkat Ayrı Gözetme

Şerîât Tarîkat ayrı gözetme,
Seni irşâd eden bir er bulunur! 
Dışarda dolaşıp feryâd eyleme,
Seni irşâd eden bir er bulunur!

Rasûl'den ashâbı günahlar için,
Türlü hîlesini sordular nefsin,
Tâlib ol bir ere görürsün özün,
Seni irşâd eden bir er bulunur!

Cihânın zevkine dolup aldanma,
Delilsiz yollara gidip yanılma,
Olur olmaz kimselere yâr olma,
Seni irşâd eden bir er bulunur!

Yûsuf değilsen Yâkûb ol ağla,
Gönlünü daima Yûsuf'a bağla,
Hasretlik nâriyle bağrını dağla,
Seni irşâd eden bir er bulunur!

Sofuluk taslayıp günâh işleme,
Dinleyenler olur aynı hünerde
Hakîkat çürümez isterse yerde
Seni irşâd eden bir er bulunur!

Âlem bir yüz durur görüb bilene,
Muhabbet erişir yaşın silene
Ayândır her şey Rabbi Celîl'e
Seni irşâd eden bir er bulunur!

Hep âdem içinde cümle yaradış,
Çok eller geçersin uçsuz bucaksız,
Sefil Kemâl burda elsiz ayaksız,
Seni irşâd eden bir er bulunur!